9 Şubat 2010 Salı

CEZAYİR TÜRKLERİ

TÜRKLER ÇAĞINDA CEZAYİR'DE YAŞAM







Daha önce de oralara sızmış oldukları bilinse de Türklerin varlığı Kuzey Afrika'da 15. Yüzyılın sonlarında tam olarak hissedilmeğe başlanmış ve 1918'e kadar devam etmiştir. Hemen hemen dörtbuçuk yüzyıl süren bir birlikteliğin iki taraf üzerinde de köklü etkiler yaratması tabiîdir. Bu bildiride üzerinde özellikle duracağım Cezayir'in ne derece önemli bir Türk damgası yemiş olduğunu 1589-1591 yılları arasında İstanbul'da Fas elçisi olarak bulunan Temferuti'nin yargısı kanıtlar. Elçi Cezayir'deki Ocaklıların İstanbul Türklerinden üstün olduklarını belirtir ve Cezayir kentiyle 'Küçük İstanbul' diye övündüklerini kaydeder. Cezayir gibi nüfusu nihayet ellibin civarında olan bir kentin İstanbul gibi o dönemde 15-20 misli nüfusuyla dünyanın en büyük kentlerinden biri olan - Belki de en büyüğü - bir başkentle kendini bir tutmasının kökeninde bir başka unsuru aramak gerekir: Osmanlı savunma sisteminin bir ileri karakolu ve Avrupalıları en çok ürküteni olarak uluslararası alanda oynadığı rol. Tarihe Türk Yüzyılı' olarak geçen 16. Yüzyıldaki inancı anlayabilmek için Cezayir ve Kuzey Afrika'nın daha Önceki dönemlerine bakmak yararlı olur.

Tarihin derinliklerinde bölgenin toplumları Afrika dışına taşmayan ilişkiler içinde kalmışlardır. Akdeniz'in deniz taşımacılığı açısından dünyanın en işlek iç denizi haline geldiği aşamada Fenikeliler Grekler ve Romalılar daha çok sahillerde koloniler ve kaleli liman şehirleri kurarak bölgenin uluslararası sistemin içinde yer almasına sağladılar. Kartaca karsı yöne doğru eylemler yapmışsa da sınırlı kalmaktan kurtulamamıştır. Sahil şeridinin arkasında kalan bölgelerin kısmen dağlık kısmen de çöl olması sebebiyle buralara hâkim olmak güç oluyordu. Dolayısıyla göçebe Berberiler 19. hatta 20. yüzyıla kadar iç bölgelere hâkim olmuşlardır. İslâmın hızla Kuzey Afrika'ya egemen olması da durumu değiştirmedi. Bir ölçüde Avrupa ile ilişkiler azaldı ama içerde göçebeler arasındaki çekişmeler sürdü gitti. Çoğunlukla Mısır ya da Fas ve İspanya'ya hâkim olan Müslüman hükümetler nazari yönetici güç gibi görünüyorlardı. Zaman zaman Berberilerin ön plâna çıktıkları görülmüşse de İbni Haldun'un dediği gibi bunlar 'bir çekirge sürüsü gibi' talancı olmaktan başka birşey yapmadılar. Bütün hinterland ile birlikte düşündüğümüzde Kuzey Afrika özellikle Magreb'deki toplumların asla bir merkezî yönetimin İdaresi altında birleşemediğini fark ederiz.

İslâm devletleri güçlerini kaybetmeye başlayınca Atlantik sahillerinde Portekizliler Akdeniz sahillerinde ise İspanyollar kaleli limanları ele geçirerek ya da kurarak bölgeye yerleşmeye başladılar. 15. Yüzyılda İspanya'daki İslâm devletlerinin teker teker ortadan kaldırılmasını izleyen Müslüman ve Yahudilerin ülkeden atılması ya da Hıristiyanlaştırılması eylemleri sırasında ilk kez Osmanlı donanmasının bu kitleleri kurtarma operasyonlarına giriştikleri görüldü. Mısır Memluklarının ilgisiz kalmasına karşılık Osmanlı donanması Kemal Reis komutasında hem İspanyol limanlarını vurup korku yaratarak hem de kaçanları başta Kuzey Afrika olmak üzere çeşitli Akdeniz bölgelerine taşıyarak koruyucu bîr güç olarak kendini kabul ettirdi.

1514'de Oruç Reis ve kardeşlerinin korsanlıkla başlayan girişimleriyle kısa zamanda sahil bölgesinde bir devlet kuracak düzeye gelmeleri hep içe kapanık yaşamış olan Magrebi uluslararası alana açmanın ilk işareti oldu. Hıristiyan güçlerle özellikle Rodos'tan sonra Malta'yı merkez edinen Şövalye unvanlı korsanlarla başabaş mücadele etmeye başladılar. Barbaros Hayreddin'in büyüklüğü kendinden öncekiler gibi yerel bir güç olarak kalmanın hiç bir yarar sağlayamayacağını farketmesi oldu.Yerli halk ve Berberiler de onlara yabancı dîye bakıyorlardı. Çıkar hesapları başladığında Avrupalı güçlerle işbirliğinden kaçınmadıklarına da pek çok Örnek verilebilir. Kuzey Akdenizlilerin maddi askeri ve teknik üstünlükleri karşısında ancak onlardan üstün bir güce dayanırsa ayakta kalabileceğini farketmenin bilinci ve kılıcının gücüyle fethettiği yerleri Osmanlı Sultanına sundu.Küçücük beyliklerin hatta göçebe konfederasyonlarının İslamın liderliğine oynama alışkanlığının yaygın olduğu bir dönemde böyle bir davranış gerçeklen sadece Özveriyle değil üstün bir bilinçle açıklanabilir. Avrupa'nın 'Muhteşem1 diye hayran kaldığı Kanunî Sultan Süleyman'ın Barbaros'la görüşmesini resmeden minyatürde ikisinin karşılıklı oturması da büyük amiralin davranışının ne derece büyük bir jest olarak karşılanmış olduğunu kanıtlar. Zira ondan başka bütün sultan huzuruna kabul minyatürlerinde başta sadrazam bütün devlet ileri gelenleri ayakta elpençe divan durur ya da etek öperken resmedilmişlerdir. Artık korsanlık değil devletin ileri karakolu olarak Avrupa'dan gelen saldırılan önlemekle görevli bir koruma sisteminin parçası olmak bahis konusuydu. Nitekim 18. Yüzyıl sonu Cezayirli Türk şairi Şemsi Hoca Cezayir'i 'Mücahitler Meskeni' diye niteler ve 'gaza'dan başka görevleri bulunmadığını ekler. Böylece Garp Ocakları dediğimiz Cezayir Tunus ve Trablusgarp Ocakları ortaya çıkmıştır. uslanmam.com'dan alıntılanmıştır

Devlet sisteminin içine girişle birlikte evvelce sahil şehirlerinde adalet kaçkınları ya da maceraperestlerin bir araya getirilmesiyle oluşan kadroların yerini Osmanlının son derece geliştirmiş olduğu devşirme sisteminin bir yeni uygulaması aldı. Osmanlı düzeninin coğrafyasının her bölgesini kendi özel koşullarına göre yönettiğini biliyoruz. Garp Ocakları da aynı mantığa bağlandı. 1780'lerde bir Cezayirli Türk âşık bu özel yapıyı şöyle ifade etmiştir:


Cezayir 'in üst yanı kara dağdır kaçılmaz


Alt yanımız deniz derya geçilmez


Kahbe felek kanat vermeyince uçulmaz


Kahbe felek kanat verde uçalım


Açıkçası Magreb'e gidenin başkentle taşra arasında sürekli yer değiştirebilen diğer devşirmelerin aksine bir daha geri dönmesi bahis konusu değildi. Nitekim bir diğer şiirde de 'Cezayir'e giden yiğit gelmez eğleşir' dizesi bu durumu yansıtır. Akdeniz'deki 4000 kilometrelik sahil Avrupalı korsanların ve devlet donanmalarının ani saldırılarına açıktı. Gerek nüfus yoğunluğunun son derece sınırlılığı gerekse sahil şeridi halkı ile içerdeki dağlık ya da çöllük bölgenin göçebe aşiretleri arasında hiçbir donemde önlenemeyen çatışmalar dolayısıyla bir savunmanın düzenlenmesi kolay değildi. Ayrıca korsanlığın egemen olduğu dönemde bu silahlı güç içinde yer alanların saf değiştirmesinin pek kolay olduğu biliniyordu. Kendi bölgesindeki suçları yüzünden karşı tarafa sığınan bir korsan dinini değiştirmekte de sakınca görmezdi. Bu tür kadroların toplumun çıkarlarından çok kendi çıkarlarını Önde tutmaları sebebiyle liman kalelerinin de el değiştirmesi zor olmayabiliyordu. Barbaros ve arkadaşlarının Osmanlı gücüne şartsız katılmaya yanaşmaları korsanlık statüsünden çıkmayı kabul ettikleri anlamını taşıyordu. Bu durumda kurulacak düzeni yürütecek kadroların bu tür tehlikeleri önleyecek yani hem Hıristiyanlarla işbirliğinden kaçınacak hem de ülke içi çekişmelerde taraf tutmayacak nitelikte olmaları gerekliydi. uslanmam.com'dan alıntılanmıştır

Balkanlar ve Anadolu'daki gayri-müslim çocukları devşirip TürkIeştirdikten (Türk ailelerinin yanında dil ve din öğrendikten) sonra eğitim vererek Yeniçeri olarak kullanmak yerine Garp Ocakları için doğrudan doğruya Türk delikanlıların - Çocuk değil yetişkinlerin - devşirilmesi yöntemi tercih edildi. Böylece din mezhep (Kuzey Afrikalılar genellikle Maliki Türkler ise Hanelidir; tarikatlarda da büyük farklılık vardır) ve dil bağlılıkları sebebiyle birbirleriyle dayanışma içinde bulunacakları gibi Avrupalılar ve yerlilerle bütünleşmeleri de engellenmiş olacaktı. Bu amaçla İzmir'deki Cezayir Hanı'nda Ocak Kâhyaları bazan her yıl bazan birkaç yılda bir özel bir seçmeye tâbi tuttuktan sonra birkaç bin Türk delikanlısını Yeniçeri ya da Levend olarak yararlanmak üzere gemilerle Magreb'e aktarıyorlardı.

Magreb için kurulan düzen Osmanlı'nın diğer bölgelerde uyguladığından bazı farklılıklar gösterir. Osmanlıda sınıf yapısı bulunmadığı bir tabakalaşmanın bahis konusu olduğu bilinir. Bunun anlamı .Avrupa'daki gibi sınıftan sınıfa geçmenin kabul edilmediği bir sistemin aksine tabakalar arasında bir 'sosyal akışkanlık'ın (Social Mobility) varlığı demektir. Yani yeteneklerini ispatlamak koşuluyla bir kişi bir üst tabakada yer alabiliyordu. Ancak Garp Ocakları sisteminde buna izin verilmedi. Yukarıda belirttiğimiz güvenlik gerekçeleriyle ve kontrolün Ocağın dışına kaçmaması için yönetimin sadece Anadolu'dan seçilerek getirilen Levend ve Yeniçeri kesiminin tekelinde kalmasına Özen gösterildi.Bunun sonucunda başlangıçta iki kesimli bir toplumsal yapı belirdi: Türkler ve yerli halk.Gelibolulu Âli Ocaklıları şöyle tanıtır:

"Ocaklıların eylemleri sisteme düzene bağlıydı. Müslümanlara tacirlere ve haraç veren kâfirlere ilişmezler. Hatta evvelki günahlarına-korsanlık yapmışlarsa-tövbe ederler. Bir vakit namazlarını kazaya koymayıp dindarlığı kendilerine kılavuz edinirler. Gerek Hayrettin Paşa adındaki Barbaruça gerek Salih Paşa ve Turgutça reislik denilen kahramanlıkla başkalarına üstün gelerek yükselmişlerdir. "

Bu yapının firelerine rastlansa da Ocak'ta disiplinin korunması için özel bir dikkat sarfedildiği içerideki anlaşmazlıkların dışarıya yansımamasına özen gösterildiği bellidir. Bu zorunluydu zira görevleri gelecek saldırılara karşı daima hazır bulunmayı ve ölümden korkmamayı gerektiriyordu. Dolayısıyla kuralları bozanın şiddetle cezalandırılması gelenekti. Başlıca dört görevleri vardı l. Kentin korunması 2. Avrupalılara karşı sefer 3. Vergi toplamak 4. Ayaklanmaları bastırmak için ülke içine sefer. Görüldüğü gibi ölüm oranını yükselten bir yaşam içindedirler. Yaptığımız tahmini hesaplar bu Anadolu delikanlıları ve onlara katılan az sayıdaki diğer elemanların ancak onda ikisinin yataklarında onda sekizinin ise vuruşmalarda öldüğünü ya da esir edilip forsa olarak küreğe bağlandığını gösteriyor. Ölümden kurtulan onda ikiden yarısının da savaş sakatı olabileceği akıldan çıkarılmamalıdır. Bu sebepledir ki muntazam aralarla İzmir'den taze kan getiriliyordu.

Ocağın hedefinden sapmaması İçin uygulanan disiplin hayli sertti. Aykırı davranan bir yoldaş falakaya yatırılır ve bine kadar sopa vurulurdu. 16. ve 17. Yüzyıl belgelerine dayanarak yazdığı eserde bir Fransız tarihçinin şu kaydına rastlıyoruz:

"Yoldaşlar kendi aralarında son derece uyumluydular. Toplu bulundukları ister kışla ister meyhane gibi yerlerde hiç denecek kadar az olay çıkardı. Eğer içlerinden biri elini kılıcına atarsa arkadaşlarının görevi hemen O'nu tutmak ve yargılanmak üzere Divan 'a götürmekti. "
uslanmam.com'dan alıntılanmıştır
Çok ağır suç işleyip idamına karar verilen Ocaklının infazının halkın gözünden uzakta ve kılıçla değil iple boğularak yapılması ise bir tür soyluluk tanındığını kanıtlıyor. Bilindiği gibi Osmanlı'da boğma yöntemi sultan ve vezirler gibi yüksek makamdakilere uygulanan bir infaz şeklidir. Yerli halkın görmemesinin istenmesi onlarda bulunabilecek kin duygularının körüklenmesine fırsat bırakmama isteğiyle ilgilidir. 1633'te bir Fransız konsolosu yanlış olarak artık bölgeye hiç Türk sokulmayacağını işittiğinde çok sevinip hükümetine raporla bildirmişti. Çünkü örgütlü gücün Türkler olmadan yürümeyeceğini biliyordu. Yeni Türk gelmezse de yerli halkın iktidarı ele geçirmesi ve Avrupalı müdahalelerinin daha kolaylıkla işlemesi imkânı belirecekti. Zaman zaman Ocaklı'nın sultana başkaldırıp kendi bildiğince davranması karşısında Babıâli'nin en büyük tehdidi de Türk göndermeyi kesmek oluyordu. Değişik dönemlerde üç Ocak'ta değişik sayılarda Türk bulunmuştur. Ortalama olarak Cezayir'de daima 10-15 bin Tunus'ta 4-5 bin Trablus'ta 2-3 bin Anadolu Türk'ü (Levanten Türk Rûmî Türk) bulunuyordu. Dörtyüz yıllık bir süre içinde bir milyon gencin peyderpey Anadolu'dan getirilmiş olduğu hesaplanabilir.

Ocaklıların sadece savaşmakla uğraştıklarım sanmak hatadır. Denize açılmanın tehlikeli olduğu kış aylarında ve çatışma olmayan zamanlarda Ocaklı ister istemez başka işlerle uğraşacaktı. Ocağın yapısı yoldaşların iş kurup ticaret yapmalarına engel değildi. Dükkân açabilir berberlik kunduracılık kahvecilik gibi işler yapabilirlerdi Esirlere özgürlüklerini kazanmaları için borç verme gemi sahiplerine kredi açma onlarla ortak ticarete girme işleticiliğini bir Hıristiyan esirin yaptığı meyhane açma pazarda kumaş ticareti yoldaşların görüldüğü alanlardı özellikle kahvehane işletmek ve kahvehaneye dayalı bir yaşantı türünü bölgeye yerleştirmekte Ocaklılar öncü olmuşlardır. Böyle bir iş adamı niteliğine bürünme onların Ocağın üst kademe yönetiminde görev almaları hatta en üst görev olan Dayı'lığa gelmelerine engel değildi. Uzun süre Osmanlı Devleti Ocakları İstanbul'dan gönderdiği Beylerbeyleri ya da valilerle yönetmiş ama zamanla Ocaklıların bunları simgesel hale dönüştürüp iktidarı kendi ellerine aldıkları ve icranın başına Dayı dedikleri içlerinden seçtikleri birini getirdikleri görülmüştür. Bu davranışı bağımsızlık isteği ve Osmanlı'dan ayrılma girişimi gibi değerlendirmek yanlış olur. Ocaklılar Avrupa gücü karşısında yalnız başlarına bîr sonuç alamayacaklarını biliyorlardı. Dolayısıyla İstanbul'a bağlılıktan hiçbir zaman vazgeçmemiş ama yerel İslerinde daha bağımsız olmayı istemişlerdir.

Ocaklının hayatının her gün savaşmakla geçmediği bazan aylarca bir hareketsizlik içinde kaldıkları bilinir. Böyle bir durumda hepsi de genç olan bu insanların günlük yaşantısında bazı tabiî ihtiyaçların belirmesi kaçınılmazdı. Bunların başında cinsel İlişkiler gelir. Yeniçeri Ocağı'nın temelinde bunların evlenmemeleri ilkesi vardır. Evlenip çoluk çocuğa karışan kişinin her an ölümü göze alan bir cesaret içinde olması zordur. Gerek oğlancılık gibi sapıklıkları önlemek gerekse kadınlara sarkıntılara alan bırakmamak için tek çözüm gençlerin karşısına hayat kadınlarını yani bugünkü deyimiyle genelevi çıkarmaktı özellikle dünyanın bütün liman şehirlerinde ihtiyaç duyulan bu sisteme Cezayir'de de rastlıyoruz. Ocak bölgelerinde genelev isletmesi resmî kontrol altında yapılıyordu.Aynı zamanda Gece Amiri (Kaid'i) diye de anılan Mezvar - Polis müdürü bu işle yükümlüydü. Şehirdeki güvenliği sağladığı gibi hayat kadınlarını da deftere kaydeder ödeyecekleri vergiyi toplar izinsiz çalışan olursa engellerdi. Özellikle bu kadınların kendilerine gösterilmiş yerler dışında kırlarda 'icrayı sanat' eylemelerini kesin engellerdi.
uslanmam.com'dan alıntılanmıştır
Ocaklıyı sadece hayat kadınlarıyla yetinir saymak yanlış olur. Delikanlılar yerli aile kızlarına gönüllerini kaptırabildikleri gibi yerli aile kızları da onlara abayı yakabiliyorlardı. Nitekim Cezayirli Türk şairlerinin şiirlerinde bu tür maceralara ait sayısız söyleyiş vardır. Hatla evli kadınlar tarafından davet edilmenin başına getirdiklerini anlatanlara bile rastlanıyor. Bu yaklaşım Türk ve Arap kültürlerinin kaynaşmaya başlaması sonucunu doğurmuştur. Dalyarak isimli şairin Türkçe/Arapça karma şiiri bunun ilginç bir örneğidir :

Ya hubbi talet gurbetek (Ey sevgilim uzun zamandan heri gurbetteyim)


Her kez vefa kılmaz mısın


Elma tena bihasretek (Hasretinden ölüyorum)


Ağlamağa gelmez misin?


Kesil firak eskiytini (Ayrılık kâsesinden bana içirdin)


Min aynek ermeytini (Beni gözlerinden uzaklaştırdın)


Min hicrek ebkayteni (Beni terkederek ağlattın)


Gözüm yaşın silmez misin?

Türk nüfusunun giderek artmaya başladığı 16. Yüzyılın ikinci çeyreğinden itibaren yerli kadınlarla evlilikler artmaya ve bunlardan doğan çocukların bir tabaka olarak belirmeye başlamasına tanık oluyoruz. Kuloğlu adı verilen bu kesim giderek Magreb tarihinde önemli bir rol üstlenmiştir. Kuloğlu yapısına Anadolu ve Balkanlarda da rastlanır. Ancak oralarda kadının Türk ya da Türkçe konuşan gayri^müslim olması sebebiyle ayrı bir tabaka oluşturmaktan ziyade kolaylıkla toplum içinde erimişlerdir. Oysa Magreb'de kadının Arap olması ve sadece Arapça konuşması sebebiyle çocuklarda iki dilli olma eğilimini artırmıştır. Dolayısıyla Ocaklıyla yerli halk arasında bir bağ bir köprü görevini üstleniyorlardı. Başlangıçta sayılarının az olmasına karşılık zamanla hızla arttılar. 18. Yüzyılda Cezayir şehrinin 50 bin olan nüfusunun 14 bini Türk 16 bini Kuloğlu idi. Şehirlerde yaşayan insanlar olmaları da bölge politikasında etkenliklerinin artmasına yol açtı. Cezayir Blida Medea Oran Konstantin Mila ve özellikle bir Türk şehri olmakla övünen Tlemsen'e yerleşmişlerdir.
uslanmam.com'dan alıntılanmıştır
Ocaklının toplumdaki ayrıcalıklı yeri ve servet yapma şanslarının yüksekliği sebebiyle yerli halkın üst tabakası da kızlarının onlarla evlenmelerinde yarar gördüklerinden Kuloğlu'lar giderek önemi artan bir tabaka oldu. Bu aynı zamanda Ocak nezdinde itibar kazanma arayışının bir sonucuydu. Ocaklılardan başkasının Dayı Yeniçeri ya da Sipahi Ağası gibi üst düzey görevlere getirilmesinin bahis konusu olmadığı bir düzende Kuloğlu bağı sayesinde iktidara el koyma özlemlerinin de bu girişimlerde rol oynadığı anlaşılıyor zira belirgin bir tabaka durumuna gelince bazı yan hizmetler dışında kendilerine hak tanınmadığını farketliler. Ancak ilgine bir şekilde Kuloğlu'ların da yerlilerden destek alsalar da onları işlere karıştırmamak eğitiminde oldukları görüldü. Dolayısıyla Ocaklılarla Kuloğlu'lar arasında bir iktidar çekişmesi başladı. Cezayir'de ilk kez 1596'da darbe girişiminde bulundular. Bastırıldı. 1630'da tekrar denediler bu kez iyice tasfiyeleri yoluna gidildi ve bir daha hiçbir üst göreve getirilmediler hatta hoca katip ve tercüman gibi çalışanların da işlerine son verildi. Hele 1639'de bir ayaklanmayı daha deneyince Cezayir'den iyice çıkarıldılar çevre şehirlere dağıldılar.

Osmanlı yönetiminin Cezayir üzerindeki kontrolü zayıflayıp Dayıların etkenliği artınca yavaş yavaş tekrar göze girdiler. 1747 tarihli bir af belgesi ile tekrar Ocağın hizmetine alındılar.Vergi toplama güvenliği sağlama hizmetlerine karşılık vergiden muaf oluyorlardı. Aynı dönemlerde Tunus ilk kez 1596'da darbe girişiminde bulundular. Bastırıldı. 1630'da tekrar denediler bu kez iyice tasfiyeleri yoluna gidildi ve bir daha hiçbir üst göreve getirilmediler hatta hoca kâtip ve tercüman gibi çalışanların da işlerine son verildi. Hele 1639'de bir ayaklanmayı daha deneyince Cezayir'den iyice çıkarıldılar çevre şehirlere dağıldılar. (Hüseyniler) ve Trablusgarb'da da (Karamanlılar) yönetimin Türk/Kuloğlu karışımı ailelerinin kontrollüm girmiş olması bu ara tabakanın artık iyice güçlenmiş ve kökleşmiş olduğunu kanıtlıyordu. Bazı şehirlerde nüfusun üçte birini oluşturuyor ve yönetime hâkim bulunuyorlardı. Örneğin Konstantin'de. Önemli husus Türk-Arap kültür senaaaini yaparken Türk kimliğinden kopmamaları ama yerli öğeleri de dışlamamalarıydı. Fransızlar 1827*de Cezayir şehrine egemen olunca yaptıkları ilk iş 12 bin kadar Türk'ü gemilere doldurup Osmanlı topraklarına iade etmek olmuştu. Onları yani Ocaklıları ortadan kaldırınca karşılarında hiçbir direncin kalmayacağını zannediyorlardı. Bu tahminleri Ocaklılarla Kuloğlu'lar arasındaki geçmiş çekişmelerin hâlâ devam edeceği ve bu ikincilerin kendilerine dayanarak iktidarda kalmayı tercih edecekleri zamlına dayanıyordu. Oysa tam aksi oldu Fransız saldırısına en büyük dirence Konstantin'de Kuloğlu Ahmed Bey'in başkanlığında rastlandı.

Fransız saldırısı ilk kez şehirli olmayan yerli Araplara ve bedevilere o zamana kadar sayıldıkları üçüncü tabaka olma durumundan sıyrılma imkânını verdi. Bunlar bir süredir Ticaniya Kadiriya Rahmaniya gibi tarikatların çevresinde örgütleniyorlardı ve İhvanları genellikle dinin temel ilkelerini korumak amaçlı çabalar içindeydiler. Bedevilerle Kuloğlu'ların yıldızı hiç bağdaşmamı şiir. Bunda Kuloğlu'ların vergi toplama ve yolların güvenliği sağlama görevleri sebebiyle bedevileri sıkıştırmalarının rolü anımsanmalıdır. Bir arada yaşamak durumunda kaldıklarında Kuloğlu'lar daima bir getto kapanıklığına sığınmayı yeğlemişlerdir açıkçası birbirlerine güvenleri yoktur. Bu tepkiye kısmen şehir Araplarında da rastlanır. "Bir Kuloğlu gelince köpekler havlar ya da 'Kurgul burgul (= Katır Kuloğlu) özdeyişleri tepkileri yansıtıyor. Kendilerini üstün sayan ve bunu saklamayan bir kesime karşı bu tepkiyi tabiî saymak gerekir.

Din anlayışları kendi l eri n in kine uymayan Türk ve Kuloğlu'ları dışlarken bir yandan da iktidarı ele geçirmenin hesaplarını yapıyorlardı İhvanlar. Nitekim Cezayir'in yerli kahramanı sayılan Emir Abdülkadir 1838'de Fransızların bölgeye egemen olma çabalarını hızlandırdıkları bir dönemde öncelikle ülkenin iç bölümlerinde Kuloğlu'ları tasfiye hareketine girişti. Liderlerinden Sidi Ömer'i ve yandaşlarını tutuklattı. Hayatlarını tehlikede gören 1600 Kuloğlu Fransızlara sığınmak zorunda kaldı.Bir diğer kesimi Abdülkadir'e katıldı. Aynı sırada Faslı tarikat Aybiya da ilkeleriyle onları ezme savaşımı veriyordu. Bu konudaki bilgileri bildirisinden aldığımız Kamel Filali 'Oysa baskılara rağmen Kuloğlu'lar genelde Fransızlarla işbirliğine yanaşmadılar' diyor ve ekliyor:

"Emir Abdülkadir bu önlemi herhalde onları sempati gösterdiklerinden şüphelendiği Fransızlardan uzaklaştırmak için almıştı Kuloğlu'ların bilgi sahibi ve meşruiyeti sağlayan unsurlara sahip kişiler olarak sayılarının arttığı bir gerçekti. Koloniydi idare için daha az fanatik ve sağlam eğilimleriyle daha uygun bîr muhatap olduklarından kendisine rakip sayıyor olmalıdır. Kuloğlu'lar İhvanlar türü isyancı olmak yerine hiçbir dinî kılıfa bağlanmıyorlardı. (Bir Kuloğlu olan) Hamdan Hoca'nın kendisi Fransız Devrimi'ne ve Türkiye'ye önerdiği Cumhuriyetçi modele hayrandı. Cezayir 'in işgalinin bir sömürgeci işgale dönüşmemesi koşuluyla suikastlara ve paşalar arası entrikalara son vermesinden memnundu. "

Aynı araştırmacı Kuloğlu'ların günümüzdeki durumu konusunda şu bilgileri veriyor:
uslanmam.com'dan alıntılanmıştır
"Bugün kitleler içinde bir Amerikalı melez gibi değil sadece isimleriyle tanınırlar. Yine de bilgili bir araştırmacı Türk kökenli bir melezi sokakta kolayca belirleyebilir. Özellikle fiziki tipleriyle tanınırlar: cilt kumral yapı iri uzun boylu güz yuvasının önüne eğik parlak gözler ve kemerli burun. (...) Bu melez cemaatin kaynaşması çok ağır işliyor içlerinden Osmanlı efendiliğini hâlâ öne süren hatta 'Kemalist' ilkeleri vurgulayanlar var. Güzel Türkçe konuşan ve Türk Abbas adlı bir yoldaşın ahfadından olduğunu söyleyen bir kadın torununun Mustafa Kemal Atatürk'ün eski bir portresiyle resminin çekilmesini istemişti.(...) Ellerinde Barbaros Hayreddin döneminden kalmış belgeler bulunan aileler bile var. Cezayir 'in sömürge olduğu dönemde Fransızlar halkı bölmek için Arap Berber ayırımım kullanmışlardı. Eğer Kuloğlular sömürgeciye hizmet etmek isteselerdi onları da kullanırlardı.(...) Asla ayrı bir etnik grup olma çabasına girmediler. Ülaaae ve topluma tam entegre olmuşlardı. Ve getirdikleri kültürde Cezayir kültürünün parçası olmuştur."

Yazısında Cezayir'de günlük hayatta kullanman bazı sözcükleri sıralıyor: Kaftan baklava romacî Çandarlı maskalci deli çavuş bostanci küçük Ali başterzi bölükbaşı Kara Ali Karabağlı Çolak ...

Cezayir'den aaaaen yıl fazla Osmanlı yönetimi altında kalan Trablusgarp lehçesinde Türkçe sözcükler aranınca sayılarının bine yaklaştığı farkedilebiliyor.




Not : Bu bildiride başlıca Tarih ve Toplum Dergisi'nin 32-36. sayılarında (Ağustos - Aralık 1986 ) yayınlanan "Garp Ocaklarında Anadolu Delikanlıları" başlıklı yazı dizimizden yararlanılmıştır. İlgili referanslar oradan alınabilir. Ayrıca Cezayir'de Constantine Üniversitesi öğretim üyelerinden Kamel Filali'nin 20-25 Eylül 1998'de Viyana'da düzenlenen 13.CIEPO kongresine verdiği "Leş Kulouglis : Deş Algeriens descendants des Turco-Ottomans. Histoire de la fusion d'une ethnicite dans 1'identite algerienne = Kuloğlu'lar: Osmanlı Türklerinin ahfadı Cezayirliler. Cezayir kimliği içinde kaynaşan bir kavim." başlıklı bildiriden de yararlandık.


Prof. Dr. Ercüment KURAN

2 Ocak 1492'de Endülüs Müslümanlarının hakimiyetindeki son şehir Gırnata, Katolik İspanyol hükümdarları Ferdinand ve İzabella'ya teslim oldu. Böylece İspanyollar'ın "Reconquista" dedikleri, İberya Yarımadası'nın Hıristiyanlar tarafından geri alınması hareketi tamamlandı. Bilindiği gibi, Müslüman Araplar'ın 711'de fethine başladıkları bu yarımada İslam medeniyeti 800 yıla yakın bir zamanda yüksek bir seviyeye ulaşmıştı. Endülüs hakimiyeti sona erdikten sonra memlekette kalan Müslümanlara İspanyollar "morisko" veya "mudejar" adını verdiler. "Mudejar" sözü Arapça "mudeccen"den bozma olup Osmanlı kaynaklarında çok kere "müdeccel" şeklini almıştır.

Gırnata'nın teslim antlaşmasında Müslümanlara can ve mal emniyetiyle din ve ibadet hürriyeti tanındığı halde, İspanyollar bu şartlara uymadılar ve 1499'dan itibaren onları hıristiyanlaştırmaya başladılar. Bunun üzerine müdeceller ayaklandılar. İsyan Gırnata bölgesinde geniş bir sahaya yayıldı. İspanya Kralı 1501'de çıkardığı bir fermanla Müslümanları ya Hıristiyan olmak veya İspanya'dan çıkmak zorunda bırakınca da müdecceller dinlerini korumak için dağlık bölgelere sığındılar. Bazıları da görünüşte Hıristiyanlığı kabul ettiler.

Endülüslü Müslümanlar bir çok defa Fas hükümdarlarına mektup yazarak yardım istemişlerdir. Fakat, bu sıralar İspanyol ve Portekizliler'in Mağrib kıyılarını istilaya girişmeleri sebebiyle Faslılar din kardeşleri lehine bir davranışta bulunmadılar. Gırnatalı Müslüman bir şair, XVI. yüzyıl başlarında, Osmanlı padişahı II. Bayezid'e gönderdiği manzum şikâyetnamede müdeccellerin acıklı halini arz etmiştir. Ne var ki, 1499'da Venedik'e karşı açılan savaş 1503'de Osmanlıların zaferiyle sona ermişse de, ardından İran şahı Safevi'nin kışkırttığı Alevi Türkmen aşiretleri Anadolu'da ayaklanmışlardır. Bu yüzden II. Bayezid'in Endülüs Müslümanlarının yardım isteklerini cevapsız bıraktığı kuvvetle muhtemeldir.

Gırnata'nın düşüşünden öncede, 1486 yılı ortasında, son Endülüs hanedanı olan Beni Ahmer'in bir elçisi İstanbul'a gelmiş ve Ebu'l -Beka Salih bin Şerif'in ağıtını padişaha sunarak yardım istemişti. O yıllarda Osmanlı Devleti'nin denizaşırı sefere çıkacak donanması bulunmaması ve Malta Şövalyelerinin Cem Sultan'ı 1482'den beri ellerinde rehine tutmaları bu isteğin yerine getirilmesine imkan vermemişti. Bununla birlikte, Türk Korsanı Kemal Reis'in, Osmanlı devleti hizmetine girdiği 1494'den önce, 1487 yılında gemileriyle İspanya kıyılarını vurduğu anlaşılmaktadır.

Osmanlı Türklerinin Endülüs Müslümanlarına yardım elini uzatması Kanuni Sultan Süleyman'ın saltanatı başlarında gerçekleşmiştir. Şöyle ki Oruç ve Hızır adlı iki kardeş Türk denizcisi Antalya valisi Şehzade Korkut'a tabi olarak Hıristiyanlara karşı Akdeniz'de mücadele ederken, Şehzade Selim'in babası Bayezid'in yerine, 1512'de padişah olması ve kardeşi Korkut'u öldürtmesi üzerine, cezalandırılacakları korkusuyla Mağrib taraflarına kaçmışlardı. Oruç Reis Tlemsen civarında İspanyollarla savaşırken 1518'de şehit olmuş, Hızır Reis ertesi yıl Cezayir şehrini zaptetmişti. Anavatandan uzak bu diyarda kendi kuvvetleriyle tutunamayacağını anlayan Hızır Reis, Yavuz Selim'e müracaat ederek Osmanlı devletine tabiiyetini bildirmişti. Bu arada Sultan Selim ölmüş, yeni padişah Süleyman 1520 yılında Hızır Reis'e 2000 yeniçeri ve topçular gönderdiği gibi, onu Cezayir-i garb beylerbeyliğine tayin etmişti. Bu tarihten itibaren Barbaros Hayrettin adıyla tanınan Hızır Reis, 1525'den Kapu'dan paşalığa getirildiği 1533'e kadar 70. 000 müdecceli gemilerle İspanya'dan Kuzey Afrika'ya taşıdı.

Hayrettin Paşa Kapudân-ı Deryalık görevine başlamak üzere İstanbul'a giderken, mutemet adamlarından Hasan Ağa'yı Cezayir'de vekil bırakmıştı. Memleketin batısında Vehran şehri 1509'dan beri İspanyollar'ın hakimiyeti altında bulunuyordu. Mukaddes Roma İmparatoru ve İspanya Kralı V. Karlos, Barbaros'un 1534'de işgal ettiği Tunus'u, ertesi yıl geri almıştı. 1541 Ekimi sonunda Karlos, Cezayir'i de ele geçirmek maksadıyla, büyük bir donanmayla gelerek şehrin doğu kıyısına asker çıkardı. Lakin Hasan Ağa'nın kumandasındaki Cezayir kuvvetleri karşısında yenilgiye uğradı ve çekildi. Bu durumdan cesaretlenen Gırnata müdecelleri, aynı yılın sonlarında, Osmanlı padişahına bir mektup gönderdiler. Mektupta Faslıların yardım etmemesinden şikayet olunduktan sonra, Hayrettin Paşa'nın Endülüs Müslümanlarını Hıristiyan zulmünden kurtardığı şükranla belirtiliyor, Paşanın Cezyir-i Garb Beylerbeyliğine yeniden tayini istirham olunuyordu. Ancak bu dilek gerçekleşmedi ve Hayrettin Paşa 1546 yılında öldü. Söz konusu mektupta dikkate değer bir husus İspanya'da 364.000 Müdeccel yaşadığının kaydedilmiş bulunmasıdır. Ülke nüfusu 1541'de 6 milyon tahmin olunduğuna göre, Müdeccellerin sayıları epeyce yüksektir.

1558 'de İspanya tahtına oturan II. Filip'in zamanında Müdeccellerin durumu daha da kötüleşti. Çünkü, Katolik Kilisesi'nin Engizisyon mahkemeleri memlekette kalan Müdeccel ve Yahudileri şiddetli baskı altında tuttu. 1567'de çıkarılan bir kanunla Müdeccellerin kendilerine mahsus elbise giymeleri, evlerinin kapılarını kilitlemeleri, hamama gitmeleri ve Arapça konuşmaları yasaklandı. Buna tepki olarak Müdecceller 1568 yılında isyan ettiler. İki yıl süren isyan kanlı bir şekilde bastırıldı. Cezayir-i garb beylerbeyi Uluç Ali Paşa Endülüs mücahitlerine silah ve mühimmat yollamışsa da, Kıbrıs seferine hazırlanmakta olan Osmanlı Devleti doğrudan yapmamış ve adanın fethinden sonra İspanya'ya donanma göndermeyi tasarlamıştır. Kıbrıs 1561 Ağustosunda fetholundu. Lakin, aynı yılın Ekiminde Osmanlı donanması İnebahtı deniz muharebesinde Müttefik Hıristiyan donanması tarafından bozguna uğratılınca Endülüs Müslümanlarına yardım tasarısı gerçekleşmedi.

İspanyollar Müdeccellere son darbeyi XVII. yüzyıl başlarında vurdular: Kral III. Filip 22 Eylül 1609 tarihli bir fermanla onları memleketten kovdu. 300.000 kadar Müdeccel vatanlarını terkettiler. Bu facia karşısında Osmanlı Padişahı I. Ahmed Endülüs göçmenlerine elden gelen yardımı yapmalarını Cezayir, Tunus ve Trablusgarb beylerbeyine emretti. Ayrıca İngiltere, Fransa ve Venedik nezdinde teşebbüslerde bulundu. 1610 sonbaharında elçilikle İngiltere'ye gönderilen Müteferrika İbrahim Efendi, Kral'a padişahın bir namesini sundu. Bunda "İngiltere'ye iltica eden Berberilerin İngiliz gemilerine konulup, salimen Memalik-i Osmaniye'ye yollamaları 'rica ediliyordu. Bu teşebbüs sonuç vermedi. Padişahın Fransa kral naibesi Marie de Medicis'ye yolladığı mektubun ne derece fayda sağladığı bilinmemektedir.

I. Ahmed'in Venedik dojuna 1614 Haziranında yazdığı Türkçe mektupta şöyle denilmekteydi: "... zikrolunan Müslüman müdeccel taifesi İspanya'dan kalkup memalik-i mahrûsamıza gelürken Venedik vilayetine uğradıklarında menzil ve merâhilde ve mağberlerde kendülerine ve davarlarına ve esbab u erzaklarına ahd ü emana muhalif bir ferdi dahl ü taarruz etdirmeyüb emin ve salim memalik-i mahrûsamıza îsâl eyleyesiz. Şimdiye değin hüsn-i ihtimâmınız zuhûra getürüldük acilden bu fukaranın dahi suhûlet ile dar ül-eman olan memâlik-i mahrûsamıza gelmelerine müsâadeniz zuhûru ve tahsil-i rizay-i iktizanıza bâdi ve esas-i müsâlaha ve muâhedenin istihkâm ve imtidâdı olacağında iştibah yoktur. Ona göre takayyüd gösterüb merzi ül-hal ve merfih ül-bâl revâne kılmalarına say ü himmet eyleyesiz"

Müdeccellerin bir bölümü Osmanlı memleketlerine göç ettiler. Çukurova'ya ve Suriye kıyısına iskan olunanlar üretici hale gelinceye kadar beş yıl süreyle vergiden muaf tutuldular. İstanbul'ûn Galata semtine de yerleştirildiler. Oturdukları mahalledeki cami bu sebeple Arap Camii adını aldı. Müdecellerin çoğu Fas, Cezayir, Tunus ve Trablusgarb'a gittiler. Ziraat ve sanayide gelişmiş bir toplum olduklarından yeni vatanlarının iktisadi ve içtimai hayatına katkıda bulundular. Yerli halkla karıştılar; fakat Endülüslülük şuurunu kaybetmediler. Endülüs üslubu mimari de öncelik taşıdığı gibi, Endülüs musikisi Kuzey Afrika ülkelerinde hala yaşamaktadır.

Bu yazı, Endülüs'ten İspanya'ya (TDV, İst. 1996) adlı kitaptan alınmıştır.












OSMANLI-İSPANYA MÜNASEBETLERİ VE İSPANYOL ARŞİVLERİ HAKKINDA, Prof.Dr. Halil İNALCIK

Kongre kapandıktan sonra kaldığım bir haftayı İspanyol arşivlerinde Türkiye tarihini ilgilendiren Türkçe, Arapça vesikaları araştırmakla geçirdim. Türk-İspanyol münasebetleri çok eski bir tarihe maliktir. Türk ve İspanyol tarihleri arasında görülen o kadar bariz parallellizm sadece bir tesadüf değildir. Bu, müsbet tarihi bağlardan, mümasil şartlardan ve amillerden doğmaktadır. Akdeniz'in biri bir köşesinde öteki öbür köşesinde her iki millet, biri İslamiyet'in diğeri Hıritiyanlığın müdafii olarak ortaya çıkmışlar, 16. asırda her ikisi de cihanşümul birer imparatorluğun sahibi olmuşlar, Akdeniz'de genişleyerek birbiri karşısına çıkmışlar, bu denizin hakimiyeti için mücadele etmişler ve benzer şartlar altında iktisadi ve siyasi inhitata uğramışlardır.

Osmanlılar, tarihlerinin daha ilk yıllarında İspanyollar ile temasa gelmişlerdir: Garbi Anadolu'yu istilaya girişen Türkmen kuvvetlerine karşı Bizans imparatoru Mihail Paleolog bir Katalan askeri kumpanyasını kullandı. Batı Anadolu'da umumiyetle muvaffakiyetli harekatta bulunduktan sonra imparatorla bozuşan Katalanlar Trakya'ya çekilmişler, bunlardan bir grup Osman Gazi'ye iltihak etmişti. Trakya'da o zaman akıncı grupları halinde bulunan Türklerle gah rakip gah müttefik olarak dolaşan bu Katalanlar sonra gidip Atina ve Theb'i zapt etmişler ve orada yerleşmişlerdir (1311). Onlar burada 1388 tarihine kadar hakimiyetlerini saklayarak Balkan fütuhatına girişmiş olan Osmanlılar ile ekseriya dostça münasebette bulunmuşlar, 1369 yılında I. Murad ile ittifak etmişlerdir. Bilahare Katolonya'nın sahibi Aragon hanedanından kralların Atina üzerinde iddiaları bu Katalan hakimiyeti ile alakalıdır. Aragon hanedanı Sicilya'dan sonra 1435 tarihinde Napoli arazisini de ele geçirdikten sonra Akdeniz hakimiyeti emelleri beslemeğe başlamış, bir taraftan Arnavutluk'ta, öbür taraftan Yunanistan'da siyasi gayretler göstermişlerdir. Osmanlılar buralarda yerleşince de bu gayretler haçlı emelleriyle birleşmiştir.

Rönesans'ın parlak hükümdarı V. Alfonso, Arnavutluk'ta Osmanlılar'a karşı asi Arnavut senyörlerini, evvela Araniti'yi, sonra İskender beyi himayesi altına sokmuş para ve asker göndermiş, Osmanlıları bir hayli endişeye düşürmüştür. Aragon krallarının Barselona'dali arşivi bu devirde Osmanlılar'ın Balkan harekatı ve siyaseti hakkında zengin malzemeyi ihtiva etmekte olup bunları ilk defa Romanyalı tarihçi C. Marinesco esaslı surette tetkik etmiştir. İstanbul'un zaptı üzerine Papa V. Nikola'nın teşkiline çalıştığı haçlı seferinin kumandasını Alfonso kendi almayı ve İstanbul'u kendisi için zaptetmeyi tahayyül ediyordu. İstanbul'un fethi İspanyol milleti üzerinde derin bir tesir bırakmıştır. Bunu o devirde meydana çıkmış olması lazım gelen bir İspanyol romans'ında açıkça görmek mümkündür. V. Alfonso ölünce (1458) yalnız Napoli'ye tevarüs eden oğlu Ferrante Osmanlılar'a karşı, kendi düşmanı da olan Papa ve Venedik ile birleşmekten kaçınmıştır (Osmanlılar ile dostça münasebeti gösteren bir Napoli mektubu Topkapı Sarayı arşivinde çıkmıştır, no. 6675). Fakat bu, 1480'de Osmanlılar'ın İtalya fütuhatına başlangıç olarak Otranto'yu işgal etmelerine mani olamamıştır.

Gırnata'nın, İspanyol hükümdarı Ferdinand ve İzabel tarafından istilası üzerine oradaki müslümanların istimdadına Osmanlı Sultanı Bayezid II faal olarak bir cevap verememiştir. Bu müslümanlardan bir kısmı ve tazyik gören pek çok yahudi bu devirde Osmanlı ülkelerine kabul edilmişlerdir. İspanya'dan şimali Afrika'ya geçen birçok müslümanlar buraya gelen Türk deniz gazilerinde İspanyollar'a karşı enerjik bir intikamcı ve müdafi bulmuşlardır. Bu deniz gazileri şimali Afrika'yı eski Rumeli uçları gibi serbest bir gaza bölgesi haline getirdikten ve orada yerleştikten sonra Osmanlı Sultanı'nın doğrudan doğruya emri altına girmişler, bu suretle Batı Akdeniz'de Osmanlı-İspanyol mücadelesi başlamıştır. İmparator Şarlken, yahut bizim vesikalarda bazen yazıldığı gibi "İspanya Kralı Karlo" zamanında bu mücadele en şiddetli bir hal almış, nihayet Osmanlılar Barboros Hayreddin Paşa'nın deniz zaferiyle Batı Akdeniz'de de hakimiyet kurmaya muvaffak olmuşlardır. Şu noktayı belirtmek lazımdır ki, Şarlken, dayandığı kuvvet ve temsil ettiği siyaset itibariyle bir İspanyol kralıdır.

Osmanlılar onun şimali Afrika'da İspanyol hakimiyetini kurmasına mani olmuşlardır. Ancak 1571'de İnebahtı (Lepanto) da Türk donanmasının mağlubiyeti esaslı bir İspanyol zaferidir. Denilebilir ki, 16. asır son yarısında Akdeniz tarihi bu iki imparatorluğun bu deniz üzerinde hakimiyet mücadelesinden ibarettir. Şah Abbas, Batı'da Osmanlılar'a karşı müttefik ararken bilhassa İspanyol sarayına elçilerini göndermiştir. Bununla beraber İspanya ile Osmanlı İmparatorluğu arasında esaslı iktisadi bir bağ vardır. 16. asır sonralarına doğru Osmanlı ülkesini İspanyol gümüş reyalleri istila etmiştir. İspanyolların Amerika'dan getirerek doğuya kanalize ettikleri bu bol gümüş, İspanya'nın ve Osmanlı devletinin birbirini müteakip uğradıkları enflasyonun ve iktisadi kargaşalıkların kaynağıdır. 17. asırda İngiliz ve Hollandalılar Akdeniz'e hakim oldukları zaman artık iki eski rakip İmparatorluk tarihlerinin inhitat devrine girmişler ve tekrar kendi köşelerine çekilmişlerdir.

İşte bu çok eski ve kesif münasebetlerin belgeleri bugün İspanyol arşivlerinde her iki milletin tarihlerinin en parlak sahifelerini aydınlatacak bir serginlikle mevcut bulunmaktadır.

İspanya'da muhtelif eyaletlerin, şehirlerin, manastır vs. dini müesseselerin ve bazı eski büyük ailelerin müstakil arşivleri olmakla beraber devletin idaresinde bulunan şu arşivler en mühimleridir: 1. Archivo Historico Nacional, Madrid: 1886'da tesis olunmuştur. II. Juan (1406-1454) zamanına kadar çıkan vesikaları ihtiva eder. Orta-Çağ askeri tarihi, engizisyon, üniversiteler ve deniz aşırı İspanyol müstemlekeleri bakımından ehemmiyetlidir.

2. Archivo de la Corona de Aragon, Barcelona: Burada 10.-15. asır vesikaları mühimdir. Daha öncelere ait vesikalar Al-Mansûr'un 986 da Barselona'yı zapt edip yakması sırasında mahvolmuştur. Mevcut vesikalar bilhassa İspanya İslam devletlerinin tarihi bakımından değerlidir. Osmanlı-Türk tarihi bakımından da bu arşiv fevkalade mühimdir. C. Marinesco'nun tetkikatı göstermiştir ki, arşivlerimizde Osmanlı tarihinin ilk iki asrına ait siyasi vesikaların çok mahdut olması sebebiyle bilhassa Balkan tarihinde bazı boşlukları doldurmak için Aragon arşivi çok kıymetli malzeme ihtiva etmektedir. Aragon Arşivi'nin yeni bir rehberi çıkmıştır: Los Archivos de Barcelona I. Ciudad, Direccion general de Archivos y Bibliotecas, Servicio de publicaciones del Ministerio de Educacion Nacional, Madrid 1952, Keza A. Rubio y Lluch'un Katalonya ile Şark arasındaki münasebetlere dair pek çok yazıları (bunlar için bak. B. Sanchez, Fuentes..., Madrid, 1952) burada zikredimelidir.

3.Archivo Historico de Valencia: Akdeniz tarihi için mühimdir.

Bu arşivlerden başka, Akdeniz tarihi için ehemmiyetli olan
4. Archivo Historico de Mallorca,
5. Archivo de la real Chacilleria de Granada burada zikredilmelidir.
6. Archivo de Indias, Sevilla: Bilhassa deniz aşırı İspanyol müstemlekeleri, Amerika, Filipinler ve hususiyle iktisadi tarih bakımından mühimdir.
7. Yeni-çağlar için en mühim arşiv hiç şüphesiz Simancas arşividir: Biz İspanya'da çok kısa ikametimiz esnasında ancak bu arşivi ziyaret edebildik. Archivo General de Simancas, II. Filip (1556-1598) tarafından Valladolid'den 10 km. kadar bir mesafede Simancas köyünde yapılmış bir şatoda devlet arşivi olarak tesis edilmiştir. İspanyol tarihinin parlak devri olup Akdeniz'de üstünlük için Osmanlılar ile mücadelenin en hararetli safhasına vardığı V. (I.) Karl ve II. Filip devirlerinin başlıca vesika hazinesini teşkil eden Simancas Arşivi, Osmanlı tarihi için birinci derecede ehemmiyetli arşivlerden biridir. İngiliz Arşiv İdaresi (Public Record Office) İspanyol arşivlerinden ve bilhassa Simancas arşivinden İngiliz tarihiyle alakası olan vesikaları tarattırarak 1870'ten beri bir seri halinde neşretmektedir (Calendar of State Papers, Calendar of letters, despatches and State papers relating to the negociations between England and Spain preserved in the Archives at Simancas and elsewhere). Bu serinin son 12. cildi 1949'da Royall Tyler tarafından neşredilmiştir. İngilizce tercümeleri verilen bu vesikalarda doğrudan doğruya Osmanlılar'ı ilgilendiren pek çok malzeme bulunmaktadır. Simancas Arşivin'den Türkiye'yi alakadar eden vesikalar kısmen F. Braudel tarafından kullanılmıştır. (La Méditerranée et le monde méditerranéé à l épogue de Philippe II, Paris 1949). Braudel, bu arşivin ihtiva ettiği muazzam malzemenin henüz tamamıyla tasnif edilmemiş olduğunu işaret ettikten sonra kendisinin ancak sondajlar yapmış bulunduğunu işaret eder (Kendisi, Archivo Historico Nacional de Madrid'de Osmanlı tarihi için şüphesiz fevkalade bir ehemmiyet taşıyan Confederacion entre Felip II y los Turcos'u bulup kullanamamıştır). L. Von Ranke (Die Osmanen und die spanische Monarchie im 16. und 17. Jahr. Leipzig 1878) daha ziyade İtalyan vesikalarını kullanmıştır. Simancas Arişivi'nin umumi bir rehberi Mariano Alcocer tarafından neşredilmiş olup (Archivo general de Simancas, guia del investigator, Valladolid 1923) orada Türkiye tarihini ilgilendiren serileri ve dosya numaralarını bulmak mümkündür. Mesela no: 92. serie VII: Costa de Africa y Levante correspondencia 1510-1620; no: 93. serie VIII: Expediciones maritimas en Levante...1588-1615 yılları; no: 101. serie XVI: Negociaciones de Roma , Expulsion de Moriscos, expediciones contra turcos, 1589-1618 yılları.

Simancas Arşivi'nin muhteviyatını sistemli bir şekilde tanıtmak üzere şimdiye kadar muhtelif tarihlerde olmak üzere on dokuz katalog neşredilmiştir. Bu kataloglardan tarihimizi ilgilendirenleri şunlardır:
1. Patronato Real, anos 834-1851, Edicion completa, Vallodolid 1946-1949, 2 cilt.
2. Papeles de Estado de la Negociacion de Roma, Introduccion D. Angel de la Plaza, Vallodolid 1936.
3. Papeles de Estado de la Correspondencia y Negociacion de Napoles, Por d. Ricardo Magdaleno, Vallodolid 1942.
4. Guerra y Marina, I: Epoca de Carlos I de Espana y de Alemenia, por Concepcion Alvarez Teran, Vallodolid 1949.
5. Patronato Nacional de Archivos Historicos, Papeles de Estado Sicilia, Virreinato espagnol y Negociacion de Malta, por Ricardo Magdaleno, Vallodolid 1951.
6. Secreteria de Estado Capitulaciones con la Casa de Austria y papeles de las negociaciones de Alemenia, Sajonia, Polonia, Prusia y Hamburgo, 1493-1796, por Julian, Paz, Archiv für österreich. Geschichte, Band 103, Heft 1, Wien 1912.

Bütün bu kataloglar kullanışlı bir şekilde hazırlanmış olup indeksler vasıtasıyla araştırılacak mevzuya ait vesikaların numaraları kolayca bulunabilmektedir. Fazla olarak vesikaların ait olduğu mevzu, belli başlı şahsiyetler ve tarihler kaydedilmiş olduğu için, Braudel'in de dediği gibi (mez, eser s. 1102), bazen asıl kaynak gibi kullanmağa imkan vermektedir. Bu analitik katalogların arşiv ve büyük kütüphanelerimiz için sağlanması çok faydalı olur.
Prof.Dr. Halil İnalcık, "İspanyol Arşivleri Hakkında", Belleten, XX, Ankara (1956), S. 78-80, s. 230-236 kaynağından alınmıştır.

Hiç yorum yok: