29 Ekim 2009 Perşembe

RASİM ' CİĞİMİZ...




Google reklamlarından derin düşünceli(!) Rasim'ciğimizin payına düşen reklam... Aynen böyle resmetmeye devam Rasim'ciğimiz...






Kısayolu: http://www.fikriyet.com/anasayfa/haber_detay.asp?haberID=484

7 Ekim 2009 Çarşamba

YAHUDİ TALMUDU

Genç bir adam ünlü bir rabiyi (hahamı) ziyaret ederek Talmud öğrenme arzusunu dile getirir. Rabi sorar:
- Aramice biliyor musun?
- Hayır.
- İbaranice?
- Hayır.
- Tora öğrendiniz mi?
- Hayır, ama endişelenmeyin. Columbia Üniversitesi'nde felsefe okudum, Harvard'ta Sokrates mantığı üzerine doktora yaptım. Şimdi biraz Talmud öğrenerek eğitimimi tamamlamak istiyorum.
Rabi, delikanlıya Talmud öğrenmeye hazır olduğunu düşünmediğini söyler.
- Ancak, dilerseniz mantık konusunda sizi sınayabilirim. Sınavı geçerseniz size Talmud öğretirim.
Rabi iki parmağını kaldırır.
- İki hırsız bacadan süzülerek bir eve girer. İçeri vardıklarında birinin yüzü temiz diğerininki kirlidir. Hangisi yüzünü siler?
- Yüzü kirli olan.
- Yanlış. Şu basit mantığa bakın: Yüzü kirli olan, temiz olanı görür ve kendi yüzünün de temiz olduğunu düşünür. Yüzü temiz olan ise, kirli olanı görür ve kendi yüzünün de kirli olduğunu düşünür. Dolayısıyla silinen, yüzü temiz olandır.
- Çok akıllıca. Beni bir daha sınayın.
Rabi aynı soruyu tekrarlar.
- Yüzü temiz olanın yüzünü sildiğini belirledik zaten.
- Yine yanlış. İkisi de yüzünü yıkar. Şu basit mantığa bakın: Yüzü kirli olan, temiz olanı görür ve kendi yüzünün de temiz olduğunu sanır. Yüzü temiz olan, kirli olanı görür ve kendi yüzünün de kirli olduğunu sanır. Kirli yüzlü adam temiz olanın yüzünü sildiğini görünce o da yüzünü siler.
- Bunu düşünmemiştim. Beni bir daha sınayın.
Rabi aynı soruyu tekrar sorar.
- İkisi de yüzünü siler.
- Yine yanlış. Hiçbiri yüzünü silmez. Şu basit mantığa bakın: Yüzü kirli olan, temiz olana bakar ve kendi yüzünün de temiz olduğunu sanır. Yüzü temiz olan ise arkadaşının kirli yüzünü görür ve kendi yüzünün de kirli olduğunu sanır. Ancak, yüzü temiz olan, yüzü kirli olanın yüzünü silmediğini görünce o da yüzünü silmez. Dolayısıyla, hiçbiri yüzünü silmez.
Genç adam umutsuzdur.
- Ben Talmud öğrenecek niteliklere sahibim. Lütfen beni bir kez daha sınayın.
Rabi aynı sorusunu sorar
- Hiçbiri yüzünü silmez.
- Yanlış. Sokrates mantığının Talmud öğrenmek için neden yetersiz olduğunu artık anlıyor musunuz? Aynı bacadan giren iki adamın, birinin yüzü temiz, diğerinin yüzü kirli olur mu?
Genç adam sabırsızlanır ve rabiye meydan okur.
- Bir dakika! Aynı soru için bana üç tane çelişen yanıt verdiniz. Bu imkansızdır!
- Hayır oğlum. Bu Talmud'dur.

Olaylar ve olgularda mantıksal disiplinlerle tek bir vargıya veya sonuca ulaşmak yerine, olası bütün sonuçların ayrıntılı biçimde ortaya konulması gerekiyor sanırım.
İran Şahlığı 1978 yılında TUDEH (İran Komünist Partisi) ve Humeyni işbirliği soncunda yıkılmış ve İran ABD'nin kontrolünden çıkmıştı.
Nikaragua'daki ABD destekli Somoza diktatörlüğünün 1979'da Sandinist Devrim ile yıkılması sonucunda, Nikaragua da ABD kontrol ve denetiminin dışına çıkmıştı. Aynı yıl Türkiye'de PKK kurulmuştu. Sovyetler Birliği, dinci muhalefete karşı, Sovyet yanlısı Babrak Karmal hükümetini desteklemek için Afganistan'ı işgal etmişti.
1980'de başlayan İran-Irak savaşı ise, tarihsel ve mekansal olarak bu olay ve olgularla ilgisizmiş, birbirinden bağımsızmış, aralarında nedensellik (illiyet) bağı bulunmuyormuş gibi görünüyordu.
1980 ve 1988 yılları arasında yapılmış olan bu savaşta, yaklaşık bir milyon kişi ölmüş, 150 milyar Amerikan Doları maddi hasar ve her iki ülkede de ağır yıkımlar meydana gelmişti. Irak'ın zaferleri ile başlayan savaş, İran'ın direnmesiyle yıpratma savaşına dönüşmüş ve galibi olmadan sonuçlanmıştı.
Oysa ki, bu olay ve olguları birbirleriyle diyalektik biçimde ilişkilendiren bir akıl olduğu bakın nasıl ortaya çıkıyor:
İran-Irak savaşı Humeyni'ye TUDEH'i tasfiye etmesi için gerekçeler ve uygun koşullar sunuyor. TUDEH'in tasfiyesinden sonra Humeyni en büyük şeytan ilan ettiği ABD'den gizlice silah alıyor. (Çünkü, İran Ordusunun silah donanımı ABD menşeli) Sovyet silahlarıyla donanımlı Irak Ordusuna karşı savaşmak için İran'ın ödemiş olduğu paralar yine gizlice Nikaragua'nın komşusu Honduras'ta oluşturulan Kontralar'a (ABD'nin deyimiyle Özgürlük Savaşçıları) aktarılıyor. ABD tarafından kullanılan Kontralar Nikaragua'daki Sandinist iktidara karşı savaşıyorlar ve yıllar süren savaş sonucunda yıpratılan Sandinistler iktidarı kaybetmişti.
İran-Irak Savaşının olası sonuçları neler olmuştu:
TUDEH üyeleri uyuşturucu ticareti ve ihanet gibi fiillerle kolayca suçlanarak, şeriat mahkemelerinde sözde yargılanarak mahkum olmuşlar vinçlerle meydanlarda asılmak suretiyle acımasızca, vahşice öldürülerek ortadan kaldırılmıştı ki böylece İran mutlak olarak Şii molla iktidarının eline geçmişti. Şii İran tehdidi, Sunni Arapları İsrail'e ve ABD'ye daha yakınlaştırmıştı.
Sovyet silahları kullanan Irak, İran karşısında Batı'dan da silah almaya başlamış ve savaşı finanse etmek için Suudi Arabistan ve Kuveyt'e borçlanmıştı.
Irak'taki Kürt kabileler İran'a yardım ettikleri gerekçesiyle Irak Ordusunun hışmına uğramış. Saddam yönetimi kendi Kürtlerine karşı PKK'nın barınması için serbestlik sağlamış. PKK, 1984 yılında Şırnak baskınıyla Türkiye karşıtı eylemlerini ilan etmiş. T. Özal, PKK için 'üç beş çapulcu' demiş idi.
Savaş sonucunda İran-ırak sınırında bir taşın dahi yeri değişmemişti.
Nikaragua'da iktidarın Amerikan yanlılarına geçmesinin ardından ve Irak yeterince borçlandırıldıktan sonra bu 'komedi savaş' sona ermişti.
Suudi Arabistan ve Kuveyt'e borçlarını ödeyemeyen Saddam yönetimi silahlanmakla suçlanıyordu; Saddam'ın borçlu olduğu iki devlet ne yeni borç veriyor, ne borçların vadesini uzatıyor; ne de Irak'ın OPEC' teki petrol kotasını arttırmasına izin veriyorlardı.
Çaresiz kalan Saddam borç baskısı altında ve borçlarını ödeyebilmek için, ABD-Kuveyt ikili savunma anlaşmalarını bile bile, Kuveyt petrol kuyuları üzerinde hak iddia etmeye başladı; ABD ise bu durumda tarafsızlığını koruyacağı yönünde Irak'ı cesaretlendiren açıklamalar yapıyordu. (Sovyetler Birliği 'glasnost ve presteroka' sürecinde Afganistan'dan çekilmiş, Bin Ladin'li, El Kaideli Mücahit hareketi kısa sürede Kabil'de iktidarı ele geçirmişti.)
1991 yılı Ağustos'unda Irak Ordusu, Kuveyt'e girmişti; Londra'daki bir gösteride göstericilerin taşıdığı bir pankartta 'Kuveyt El-Sabbah ailesinindir.' yazıyordu. 1992 Mart'ında ABD Ordusu Irak üzerinde egemenlik kurdu ve Irak dünyadan siyasal ve ekonomsal olarak izole edilirken, 32'nci paralelin üzerinde, Türkiye'de üslenmiş olan 'Çekiç Güç' korumasındaki bölgede Kürt aşiretlerin federasyon yönetimi oluşturulmuştu.
Afganistan'da mücahit gruplar ve aşiretler arasında sürtüşmeler devam ederken, Sovyet işgali yıllarında ölen mücahitlerin çocuklarının sınırdaki Pakistan bölgesinde kurulan kamplarda yetiştirilen çocuklardan oluşturulan Taliban, ABD'li petrol şirketi AMACCO'nunu mali desteği ile Afganistan'da iktidarı ele geçirmişti. (AMOCCO'nun amacı Hazar petrollerin Hint Okyanusuna ve ordan da Pasifik'e akıtmak idi sanırım.)
1996 yılında Refah-yol iktidarıyla Türkiye tarikatların iktidarını görmüş ve 28 Şubat hareketiyle Erbakan iktidardan uzaklaştırılmıştı.
Ölümü görmüş, sıtmaya razı olmuştuk.
Ülke ekonomisi MAİ (Çok Taraflı Yatırım Anlaşması) ile hırpalanmıştı. Yine MAİ'nin en önemli hükmü olan Uluslar arası Tahkim Kurulu'nun önünü açan Anayasa değişikliği yapılmakla yargısal egemenliğimizden vazgeçilmişti. Nihayet, Devlet'in yapısında niteliksel dönüşümlerin önemli merhalesi olan 1999 Stand-by Anlaşması imzalanmıştı.
PKK terör örgütü 1998'de göreli olarak etkisizleştirilmiş ve aynı zamanda Türkiye'yi de kısmi başarılı gösterecek şekilde Öcalan teslim edilmişti. PKK terörü hız kesmiş, Türkiye Cumhuriyeti Devleti olayı soğumaya bırakmıştı. Güneydoğuda PKK terörü ile keskinleşen saflar gevşemiş ve böylece Barzaniciliğin yeşereceği toplumsal zemin oluşturulmuştu. Türkiye'deki Kürt aşiretlerle Irak'taki Kürt aşiretler arasında ilişkiler geliştirilmişti. (Irak'taki Kürt okullara öğrenci gönderilmesi, ticari ve mali ilişkiler gibi.)
2001 yılında El Kaideli Bin Laden, , ömrünü tamamlamak üzere olduğu için kısmen boşaltılmış ve tamamen boşaltıldıktan sonra yıkılması planlanan ABD'deki ikiz kulelere saldırmış ve üçbin civarında ABD vatandaşının ölümüne sebep olmuştu ve böylece ABD uluslar arası bir destek ve ittifakla El Kaide'yi ortadan kaldırmak için Afganistan'da taş üstünde taş bırakmamış; ama El Kaide Irak'ta ortaya çıkmıştı! (Bu durum, ABD'nin İkinci Dünya Savaşına girmesinin gerekçesi olan, Aralık 1941`de Havai Adaları`ndaki Pearl Harbour (Pörl Harbur) Limanı `nda bulunan Amerikan donanmasına Japonya'nın yaptığı baskını anımsatmıyor mu?)
2002 yılında kuruluşundan kısa bir süre sonra AKP, ABD ve AB desteğiyle, Türkiye'de iktidara geliyor. 2003 te ABD, Irak'ı işgal ediyor. Irak ABD hükümranlığına giriyor. Aynı yıllarda PKK eylemleri yükselmeye başlıyor.
AKP Hükümetleri ulus devlet ve ulus toplum yapılarını aşındırmış ve bürokrasi Nakşibendi Tarikat'ının çeşitli cemaatleri tarafında ele geçirilmiş durumda değil mi?
Molla Mustafa Barzani (Mesut Barzani'nin babası) Nakşibendi değil mi?
Emperyalizm, bölgede Nakşibendi Tarikatıyla anlaşmış olabilir mi? 18 Aralık 2007

Not: El Kaide'li Bin Ladin ve Suudiler Vehabilik Mezhebindendir. Bu mezhep 18. asırda İngilizlerce kurulmuş ve İngiliz amaçlarına hizmet etmiş olduğu tarihsel süreçlerden anlaşılmaktadır.
Sandinistaların lideri Ortega son seçimlerde Nikaragua Devlet Başkanlığına seçilmiştir.

Yazara teşekkürlerimizle ;

http://www.bizkackisiyiz.com/yazi.php?yazi_id=26019

2 Ekim 2009 Cuma

EFENDİLER LÜTFETMİŞLER...


Hani bir Türk dünyaya bedeldi!

Kuşadası'ndaki patlamada yaralanan İngilizler'e Türkler'in 3 katı tazminat




2005 yılında terör örgütü PKK’nın bir minibüse yaptığı bombalı saldırıda ölen İngiliz Helen Bennett ve yaralanan 5 akrabası için toplam 2 milyon 600 bin TL tazminat ödenmesine karar veren Türkiye, kendi vatandaşlarına ise bu rakamın üçte birini teklif etti!
Aydın’ın Kuşadası ilçesinde 16 Temmuz 2005 günü PKK’nın bir minibüste patlattığı bomba sonucu aralarında bir İngiliz ve bir İrlanda vatandaşının da bulunduğu 5 kişi hayatını kaybetmişti. Saldırıda ölen İngiliz vatandaşı 21 yaşındaki Helen Bennett’in yanı sıra kardeşi Adam Megaron (20), nişanlısı Stephen Stable (28), teyzesi Toni Punshon (45), teyzesinin arkadaşı Michael Aspinall (44) ve kuzeni Sam Punshon (18) yaralanmıştı. Aile, yaralananların organlarında kalıcı hasarlar meydana geldiği için bir daha iş göremeyecekleri ve hayatlarının geri kalan kısmında bakıma ihtiyaç duyacakları gerekçesiyle İngiliz makamlarına tazminat talebiyle başvurdu.
‘Gidin saldıranlardan isteyin’
Ancak İngiliz makamları saldırının “ülke dışında gerçekleşmesini” gerekçe göstererek tazminat talebinin kabul etmedi. Hatta İngiliz yetkililer “Gidin saldırıyı düzenleyenden isteyin” önerisinde bulundu. Bunun üzerine Bennett’in annesi Sharon Holden, davayı Türkiye’ye taşıdı. Geçen yıl yapılan başvurunun ardından Aydın İdari Mahkemesi, 17 Temmuz 2009’da aldığı kararla Türkiye’nin 1 milyon 100 bin sterlin (yaklaşık 2 milyon 600 bin TL) tazminat ödemesine karar verdi.
Londra saldırıları örneğiKarar geçen hafta taraflara tebliğ edildi. Davayı İngiliz Aile adına izleyen Ersoy Bilgehan Hukuk Bürosu’ndan avukat Gülistan Baltacı süreci şöyle anlattı: “Dışişleri Bakanlığı, 7 Temmuz 2005 tarihinde Londra’da meydana gelen terör saldırılarında yaralanan Türklere istenen tazminatın ödendiğini hatırlatarak, ’karşılıklılık ilkesi’ gereği istenen miktarın verilmesi yönünde görüş bildirdi. Mahkemenin bilirkişi heyeti de bu miktarı onayladı. Dava süreci oldukça hızlı işleyerek bir yılda tamamlandı. Davalı taraf olan Aydın Valiliği’nin bir aylık temyize gitme hakkı var.”
Bakanlık temyiz edecek
İçişleri Bakanlığı ve Aydın Valiliği yetkilileri ise ise kararın yargıda olduğunu, kesinleşmediğini söyledi. Yetkililer, “Bölge İdare Mahkemesi’nin kararı Aydın Valiliği’ne dün ulaştı ve İçişleri Bakanlığı kararı temyiz etmeyi kararlaştırdı. Yargı süreci devam ettiğinden valilik tarafından şu ana kadar herhangi bir tazminat ödemesi de yapılmadı” dedi. Davalı taraf Aydın Valiliği olduğu için tazminatın İçişleri Bakanlığı bütçesinden ödenmesi bekleniyor.
Tazminat nasıl hesaplandı?
TAZMİNATLAR yaralananların yaşı ve sakatlanma oranı göz önünde tutularak hesaplandı. Mahkemenin atadığı bilirkişi heyeti, çalışma yaşını kadınlar için 60, erkekler için 65 olarak kabul ederek yaralıların bundan sonra eğitim göremeyecek ve çalışamayacak olmalarının yaratacağı maddi zararı hesapladı. Bu nedenle yaşı küçük olan yaralılar için ödenecek tazminat miktarı daha yüksek oldu.
‘Kendi ülkemiz bize sırt çevirdi, Türklere çok teşekkür ederiz’
Saldırıda ölen Bennett’in annesi Holden, karar sonrası hem üzgün hem de mutluydu: “Ağlasam mı gülsem mi bilmiyorum. Helen’i geri getirmek için her kuruşumu feda edebilirim ama bu mümkün değil. Bu para, özellikle kardeşi Adam ve kuzeni Sam için çok yardımcı olacak. Kendi hükümetimiz bize sırt çevirdi. Türk hükümeti kendi ülkemin yapması gerekeni yaptı.” Ailenin İngiltere’deki avukatı Jill Greenfield de “İngiliz hükümetinden sadece merhamet gördük. Ama merhamet faturaları ödemeye yetmiyor. Şimdi bu aile mortgage borçlarını ve faturalarını ödeyebilecek. Türk hükümetine teşekkür ediyoruz” dedi.
Minibüsteki canlı bomba beş kişiyi öldürmüştü
Kuşadası’nda 16 Temmuz 2005’de bir minibüste canlı bomba eylemi ile meydana gelen patlamada 4 kişi öldü, 5’i İngiliz 13 kişi de yaralandı. Deniz Tutum, Eda Okyay, Ufuk Yücedemir ve İrlanda uyruklu Tana Whalen, olay yerinde yaşamını yitirdi. Yaralılardan İngiliz turist ailenin kızı Helen hastanede hayatını kaybedince ölü sayısı 5’e yükseldi. Yaralılardan 5’i de İngiltere’den turist olarak gelen Bennett Ailesi’ndendi.
ÖLENLERİN TAZMİNATLARI YARGIDA
Saldırının ardından Aydın Valiliği, bir komisyon oluşturarak ölenlerin ailelerine 17-24 bin TL teklif etti. İngilizler gibi Türk aileler de bu rakam karşılığında uzlaşmayı kabul etmedi ve dava açtı. Dava sonucunda mahkeme faiziyle birlikte 21 yaşındaki Deniz Tutum’un ailesine 81.672 TL, 23 yaşındaki Ufuk Yücedemir’in ailesine 81.777, yine 23 yaşında olan Eda Okyay’ın ailesine de 81.672 TL tazminat ödenmesine hükmetti. Ancak İçişleri Bakanlığı bu tutarları da temyiz ettiği için tazminat kararı kesinleşmedi ve ödeme yapılmadı.
İNGİLİZ AİLE’YE NE KADAR TAZMİNAT ÖDENECEK?
Yaralılar Doğum tarihi Sakatlık Oranı (%) Tazminat (TL) Faizi (TL) Toplam (TL)Sam Punshon (Kuzen) 1991 57.1 464.645 95.484 560.129Adam Megaron (Kardeş) 1989 46.12 375.935 77.254 453.189Stephen Stable (Nişanlı) 1981 76.85 704.446 144.763 849.209 Michael Aspinall (Arkadaş) 1955 91.23 374.061 76.869 450.930Toni Punshon (Teyze) 1964 62.93 219.070 45.018 264.088Helen Bennett (Öldü) 1984 50.880 10.445 61.325

BALIK HAFIZASI...


Muavenet-i Milliye, 1915.






Muavenet, 1992.



Muavenet Faciasını hatırlayan var mı?

Yine 2 Ekim ve ben bir daha sorayım: 2 Ekim 1992’de, Muavenet Fırkateynimiz tatbikatta Amerika tarafından neden vuruldu? Ve asıl soru: Tatbikat neden kesilmedi? Hiç bir şey olmamış gibi devam etti?

Muavenet Faciası, Devletin Millete unutturmaya çalıştığı çok hazin bir olaydır. Kısaca hatırlatayım: 2 Ekim 1992’de Ege’de bir NATO deniz tatbikatı vardı. Tatbikatın adı, Display Determination 92. Vakit gece yarısı herkes uykudaydı. Amerikan Uçak gemisi SARATOGA durup dururken attığı 2 füzeyle bizim Muavenet Fırkateyni’ni vurdu. Füzenin biri kaptan köşküne diğeri savaş harekat merkezine çarptı. Gemi komutanı Kurmay Yarbay Kudret Güngör dahil 5 şehit ve de 22 yaralı.

Muavenet kullanılmaz hale geldi ve tatbikat dışı kaldı. Şu noktaya bir daha dikkat edelim; tatbikatta kesinlikle gerçek silah kullanmak yoktu. Saldırı yeşil peryodda, yani ‘dinlenme-uyku zamanında’ iken meydana geldi.

Muavenet Fırkateynimize atılan füzeler ‘hava savunma’ füzesi Sea Sparrow’du. Bu saldırı bu füzelerin deniz hedefine karşı kullanıldığı ilk ve tek olaydır! Sea Sparrow öyle bir kişinin nişan alıp atabileceği bir füze değildir. Atılması için bir kaç aşama ve komutan onayı gerektirir. Dolayısıyle bu saldırının “kazaen” olması da mümkün değildir. Amerikan Hükümeti olaya “kaza” demiş, bizim hükümet de buna kuzu kuzu razı olmuştur.

Zaten Amerikan gemileri alarmda filan değildi. Tatbikat bölgesi ne Rus ne Kuzey Kore ne de Çin kıyılarıydı. Saros Körfezi açıklarıydı. Yani, Amerikan güçlerini gerecek hiç bir durum yoktu. Yapılan saldırının boyutları Süleymaniye’deki çuval olayından çok daha büyüktür. 5 Şehit 22 gazinin yakınlarının yaşadıkları, başlı başına bir insanlık faciasıdır.

Muavenet olayında gereken “şahsiyetli” tepki gösterilseydi, Süleymaniye’deki çuval olayı da olmazdı. 5 şehit 22 yaralı varken, gemimiz hurdaya dönmüşken, bizim “komutanlar” tatbikatı kesmedi. Bu utanılacak bir olay ve de bir skandaldır. Sanki NATO görevi, ‘milli görevden’, hakiki komutanlıktan daha önemliydi! Bu olay bir başka ülkede olsa derhal tatbikat kesilirdi. Kesmeyen komutanlar mutlaka yargılanırdı. Hatırlatalım, o zamanki Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş, Deniz Kuvvetleri Komutanı da Vural Beyazıt idi.

Olaydan sonra devlet şehit ve gazileri yalnız bıraktı. Gaziler Amerikan Ordusuyla karşı karşıya kaldı. Gazilerin açtıkları dava 7 yıl sürdü. Amerikan mahkemesi olayın askeri bir olay değil ‘siyasi bir olay’ olduğuna, dolayısıyle bu davaya bakamayacağına karar verdi. Böylece gemimizi “siyaseten vurulduğu” Amerikan mahkemesi tarafından da ifşa edilmiş oldu.

NEDEN VURULDU?

O günlerde Muavanet’in vurulması dahil 6 ay içinde şunlar oldu:
2 ekim 1992 Muavenet’in vurulması.
24 ocak 1993 Uğur Mumcu suikastı.
17 şubat 1993 Eşref Bitlis uçağının düşmesi.17 Nisan 1993 Cumhurbaşkanı Turgut Özal' ın (ani) ölümü.

O günlerde ABD’nin PKK’ya yardım ettiği bazı Türk komutanlar tarafından açıklanmıştı. TSK ile ABD Ordusu arasında sürtüşme vardı.

TÜRKİYE ŞEHİTLERİNİ YİNE UNUTTU

Bugün Muavenet Fırkateynimizin ABD tarafından vurulmasının yıl dönümüydü ama.. 5 şehit 22 gazimizi, ailelerinden başka kimse hatırlamadı...Hiç bir gazete yazmadı, hiç bir televizyon göstermedi. Hiç bir devlet kuruluşu şehitlerimizi anmadı. Balık hafızalı Türkiye şehitlerimizin kemikleri sızlattı.

MUAVENET ŞEHİTLERİ

Komutan: Kurmay Yarbay Levent Kudret Güngör, Teğmen Alper Tunga Akan, Astsubay Serkan Aktepe, Telefoncu ikmal çavuş Mustafa Kılınç, Topçu er Recep Akan. Hepsinin ruhu şad olsun.

gazeteci.tv

28 Eylül 2009 Pazartesi

WE CAN CHANGE (?!)


NO COMMENT!...








Bir ampul fabrikamız bile yok









İlk duyduğundunuzda inanmak gelmiyor içinizden biliyoruz ama durum böyle. Mesele ampul üretecek teknolojinin olmaması değil, Türkiye'nin ampul üretiminde dünya devleri ile rekabet edecek gücünün bulunmamasındaymış meğerse. Yani mesele uluslararası ticaretin son yıllarda çizdiği yeni rota ile ilgiliymiş.

Şöyle ki uluslararası üretim yapan dev kuruluşlar üretim yapılarını yeniden gözden geçirirken ampul üretiminde üs olarak Türkiye'yi değil, Macaristan, Polonya, Slovakya ve Romanya gibi ülkeleri seçtiler. Ve Türkiye'deki ortaklı fabrikalarını kapatıp ismini saydığımız ülkelere yatı rım yaptılar.

Bu gelişmeler karşısında 2000 yılında General Elektrik, 2002 yılında Philips Türkiye'deki fabrikalarını kapattılar. Tek yerli ampul üreticisi Tekfen'de rekabete dayanamayacağını açıklayarak 2002 yılı Temmuz ayında ampul üretimine son verdi. Türkiye 2002 yılından bu yana ampul ihtiyacının tümünü ithalat yoluyla karşılıyor.

Böylece Vehbi Koç'un 1948 yılında başlattığı Türkiye'nin 57 yıllık ampul serüveni de bitmiş oldu. Bilindiği gibi vehbi Koç, bir konuşmasında " Benim sanayi hayatıma 1948 yılında ampul fabrikası ile başlar" demişti. Gerçekten de Türkiye'nin ilk sanayi tesisi yarı Amerikan sermayeli General Elektrik fabrikasından sonra 1963 yılında Tekfen ilk yerli sermayeli ampul fabrikasını kuruyor.

Daha sonra 80'li yılların başında yüzde 100 Hollanda sermayeli Philips atak yaparak Tekfen'e rakip oluyor.1970'lerde Tekfen ile Philips arasında kurulan ortaklıkla oluşan Bastaş'ta kendisinden önceki firmalar gibi kapanmış durumda.

Sözün özü. Bugün Türkiye ampul ithlatı yapan bir ülke. Dünyaya televizyon, beyaz eşya, otomotiv gibi üst teknoloji ürünleri ihracatı yapan ve bunda dünyada hatırı sayılır sıralamalarda yer alan Türkiye sıradan bir ampul için ithalat yapmak zorunda.

Türkiye'de yılda 120 milyon adet normal ampul, 26 milyon adet düz ve simit floresan kullanılıyor. Yarım yüzyıla yakındır Türkiye'nin ampul ihtiyacı yurt içinde yapılan üretimle karşılanırken ve hatta üretimin küçükte olsa bir bölümünü ihraç ederken şimdi Türkiye ampul ihtiyacını yüzde 100'ünü ithalat yoluyla karşılamak zorunda kalıyor.

350 milyon dolarlık bir ampul pazarı olan Türkiye'de yerli bir ampul üreticisi yok. Dünyada ampul ve armatür piyasasının büyüklüğü 45 milyar dolar, bu rakamın 30 milyar dolarını da ampul oluşturuyor. Pazarda Uzakdoğu kökenli 50'e yakın firma rekabet ediyor.Ancak en büyük üreticiler yine General Electrik, Philips ve Siemens .

Dünyada ve Türkiye'de enerji, enerjiye yönelik devasa yatırımlar gündemden düşmezken 21. yüzyılda bir ampul fabrikamızın olmadığını hatırlamak ve tüm ilgililere hatırlatmak istedik.








9 Eylül 2009 Çarşamba

4 YILLIK 3 YAZI...

‘KÜRESEL EŞKIYA’ KENDİ SONUNU HAZIRLIYOR

EŞKIYA’DAN RAHMET UMANLARA İTHAF OLUNUR “ABD’nin güney kıyılarında büyük hasar yaratan Katrina kasırgası ardından bölge de insani yardımlar yetersiz kaldı. Aradan dört gün geçmesine rağmen, felaket bölgesindeki insanların su ve yiyecek ihtiyaçları ile sağlık sorunlarına gönderilen ekipler yeterli olamadı. Bu arada Houston’a konvoylar halinde götürülen New Orleans felaketzedelerinin otobüslerine bazı ırkçı Amerikalıların ateş açması bu sevkiyatı durdurdu. Bu arada silah dükkanlarını soyan yağmacılar, az sayıdaki şehir polisi ile çatıştı. Kentte sokaklarda cesetlerin kokmaya başladığı da bildiriliyor. Tayfun bölgesindeki hasarın 50 milyar doları aştığı buna karşılık ölü sayısının bir kaç binlerle ifade edilebileceği kaydedildi. Tatilde olan ABD Kongresi de olağan üstü toplanarak felaket bölgesine ayrılan 10 milyar doları onayladı. ABD başkanı Bush’un ise babası Bush ve Demokrat başkan Clinton ile birlikte bir basın toplantısı düzenleyerek halktan maddi yardım da bulunmalarını isteyeceği açıklandı.”(www.habergazete.com) IRAK’A İŞGALE GİDERKEN NEW ORLEANS’TAN OLMAK… Bütün dünya sanki ‘afyon’ yutmuş gibi EŞKIYA’nın melanetlerini seyrediyor. İnsanlar öldürülüyor, katlediliyor kimseden ‘tık’ yok… İnsan Hakları Örgütleri’nin dillerinin nereye kaçtığını soruyor insanlar birbirine… Kaçtığı yer malum da, neden kaçtığının cevabı net değil… KÜRESEL EŞKIYA, Irak’ta ‘işgalci’ ama tüm dünya ‘işgalci’ye direnen vatanseverlere TERÖRİST gözü ile bakıyor. Irak’ta EŞKIYA’yı çiçekler ile karşılayan erkekler birbiriyle cinsel ilişkiye zorlanıyor, kadınlarına tecavüz ediliyor, çocukları boğazlanıyor. Dünya’dan yine ses yok… GUANTANAMO’da dünyadan tecrit ettikleri insanlar üzerinde KÜRESEL EŞKIYA, ilaçlar, silahlar deniyor, genetik araştırmalar ve dünya üzerinde yapılamayan organ nakilleri yapılıyor yine kimseden ses yok… Kısaca dünya, kendi sonunu seyrediyor; insanlığın iflasını izliyor; ama kimse kalkıp da insanlığın yaşadığı bu en büyük zulme, en büyük ‘insanlık kırımı’na, ‘soykırım’a karşı çıkmıyor… Mehmet Akif’in dediği gibi bütün dünya ‘LEŞ’ kesilmiş durumda… İslam Alemi dediklerimiz ise, daha da büyük bir sessizlik içinde… Sanki hepsine ‘afyon’ yutturulmuş… AHLAK ve İNSANLIK SÜKUT ETTİ, EŞKIYA’LIK GEÇER AKÇE Bu EŞKIYA’nın sonu geldi. Cami duvarı değil, KABE duvarı’na işemeye çalışıyor… Ve yine herkes, bir kurtarıcı bekliyor… Demek bu hastalık sadece bizim milletimize ait değilmiş, bütün dünyayı sarmış… Türkiye’nin GORBAÇOV’u ve avanesi hala ne medet umar bu EŞKIYA’dan acaba? EŞKIYA’nın defteri Ortadoğu’da dürülecek; buna inanıyorum. Bu kutsal davaya destek veren, yardım eden, canını, malını bu yolda esirgemeyene Peygamber Efendimiz Hazret-i Muhammed Mustafa’nın bağrını açacağını; Yüce Yaradan’ın da O’nun bağrını açtıklarına ‘KULLARIM’ diyeceğine inanıyorum… Bu kutsal dava için EŞKIYA’nın Türkiye’ye karşı ‘sıcak’ çatışmaya girmesine gerek yok, çünkü Türkiye’nin Savunması Irak’ın Savunması, İran’ın Savunması, Suriye’nin Savunması, Afganistan’ın Savunması, Sudan’ın Savunması’dır… DECCAL’ı beklemeye gerek yok, DECCAL KÜRESEL EŞKIYA’dır… MEHDİ’yi de boşuna arama, MEHDİ beyninde, yüreğinde, imanında, inancındadır…Bu savaşta yanımızda olmayanlara YARADAN’ın KULUM demeyeceğine inanıyorum. Türk’üm diyebilmenin ve Türk olabilmenin yolunun EŞKIYA’ya ve onunla kolkola girenlere karşı çıkmak olduğunu haykırmak istiyorum… (ANAYURT-C.Y.) -KAYNAK-


UYARIYORUZ: BU BİR SOYKIRIM’DIR

KÜRESEL EŞKIYA, dünyanın ve insanlığın başına melanet yağdırıyor. ABD’nin ‘Doğal Gelişmeleri’ yönlendirmek üzere kullandığı HAARP teknolojisi görevini yapıyor. Son iki seçimde BUSH’a oy veren üç eyalet şu an can çekişiyor. Dünyayı yönetmeye soyunan KÜRESEL EŞKIYA, vatandaşlarına bir şey yapamıyor (!) Bölgeden ulaşan son haberlere göre ölenlerin sayısı 03 EYLÜL 2005 itibarı ile 4,950’yi aşmış durumda. Bu sayı görünen cesetlerin sayımından elde edilmiş. Bu sayıdan daha fazla olan cesetler ise görülemediği için sayılamıyor. Ölenler ne BUSH’tun, ne ABD’nin, ne de kendisi de bir zenci olan KARA CADI’nın umurunda… Dünyanın gündemine oturan New Orleans’dan bahsedelim isterseniz. ABD’nin kültür ve sanat şehri. Deniz seviyesi altında. Burada meydana gelebilecek felaketler için Başkanlık Seçimi öncesi bütçeye konan 71 milyon USD, BUSH tarafından iptal edilerek Irak’lıları katletmeye ayrılmış. Yani bu kadar çok ölümün sebebi, EŞKIYALIĞIN, vatandaşına hizmetin önüne geçmesi... EVANGELİST BUSH’t oğlu BUSH’t sadece bölgeye askeri birlik sevkediyor ve yağmacılar için ‘vur emri’ veriyor. Yağmacılık yapanlar kimler, ZENCİLER ve HİSPANİKLER. Neden yağma yapıyorlar? AÇLARRRRRRRR AÇÇÇÇÇÇÇÇ! Bir yudum temiz suya muhtaçlar. Bir yudum ekmeğe. Çocuklar, bir yudum süte ve mamaya. İnsanlar fakir. Fakir olduklarından bölgeyi terk edemediler. Çünkü fakirleri devlet araçları bile almadı, orada ölüme terk etti. EVET yanlış duymadınız ÖLÜME TERK ETTİ. Bölgeye göstermelik olarak gönderilen gıda, giysi, içecek yardım kamyonlarının önünü KU KLUX KLAN’lar kesiyor ve onlar da bu yardım malzemesini ya yağmalıyor ya da yakıyor. Ama bu görüntüler ve haberler bizim HAMPACI MEDYA’da yer almıyor. Neden? Çünkü BABALARI olan HARAMİ REİSİ öyle istiyor… HAYKIRIYORUZ, bize kulak verin. BUSH’t ve avanesi ABD’de bir ‘SOYKIRIM’ yapıyor. Bütün dünya, bunu seyrediyor. Hadi diyelim ki bu kasırga ATLANTA’yı ve çevresini vuracağına buraya HAARP ile yönlendirilmedi, yani bu bir KOMPLO teorisi; peki neden hala EŞKIYA kendi ülkesine yardım edemez durumda. Hastanelerde tedavi altında bulunanlardan ‘yoğun bakımda’ olanların tamamına yakın bölümü oksijen, serum, kan ve ilaç yokluğundan öldüler, daha doğrusu SOYKIRIM neticesi ÖLDÜRÜLDÜLER, göz göre göre…Sayıları 441… Bölgede salgın hastalık baş gösterdi. Aynı zamanda bölgede bir ÇEVRE FELAKETİ yaşanıyor. Hastalık, virüs, mikrop, dışkı, ceset çürüğü ile dolu milyarlarca ton atık su MEKSİKA Körfezi’ne 3 ay içinde akıtılacak ve bu sular, KÜBA, HAİTİ, DOMİNİK CUM., KOLOMBİYA ve VENEZÜELLA sahillerindeki ekolojik yapıyı mahvedecek. Ardından da VENEZUELLA’da 7,4’ün üzerinde, muhtemelen 7,8-8,1 büyüklüğünde deprem de yaşanabilir. Zamanı geldi… Evet, zamanı geldi… KÜRESEL EŞKIYA, bölgeye bilerek ve isteyerek yardım etmiyor, yardımı geciktiriyor. Etnik bir SOYKIRIM yapıyor, hem de felaket adı altında… Büyük çoğunluğu fakir zencilerin oluşturduğu ve kısmen Hispanikler’in bulunduğu bir ETNİK yapıya karşı SOYKIRIM uygulanıyor. Zenci, keramet sahibi (!) Müslüman (!) lider Louis FARRAKHAN’dan bile tık yok. Nerdesin ey madrabaz ABD’li Müslüman(!)? Efradın nerede? Soyuna karşı girişilen bu SOYKIRIM’a neden ses çıkartmıyorsun? İstediğinde New York’ta 1 milyon insan toplayabiliyorsun? Neden şimdi sessizsin? Yoksa bizdekilerin babası sana da mı DUR dedi? Elinizdeki milyar USD’a yakın varlığınızla, bölgeye neden yardım etmiyorsunuz? Birleşmiş Milletler nerede? İnsan Halkları Örgütleri nerede? Dünya Halkları nerede? Neredesiniz? Leş mi kesildiniz? Bu felaketi biz ‘NOT ETTİK’. Siz de not edin saygıdeğer okurlarımız. Yıllar sonra da olsa açıklandığında, ANAYURT yazmıştı dersiniz… ANAYURT yazar; çünkü ANAYURT, bu aziz vatanın sadık evlatlarının çıkardığı, GERÇEKLERİN GAZETESİ’dir. Bölgede pek çok ülkeden gazeteci var, ama bu gerçekler size yansımıyor. Biz ise yansıtıyoruz. Çünkü biz ASLINI İNKAR EDENLERDEN değiliz… Gerçeği söylemeyen ve yazmayan TÜRK olamaz, MÜSLÜMAN olmaz, en başta zaten İNSAN OLAMAZ… (ANAYURT-C.Y.) -KAYNAK-


KÜRESEL EŞKIYA NEW ORLEANS’I UNUTTURMAYA ÇALIŞIYOR

ANAYURT Gazetesi olarak ‘Katrina Kasırgası’nın vurduğu yerlerdeki gelişmeleri yakından izliyoruz. Bir kez daha ifade ediyor ve ‘Sağır Sultan’ın bile duymasını istiyoruz. KÜRESEL EŞKIYA BİR SOYKIRIM YAPIYOR… 22 Eylül 2005 itibarı ile SOYKIRIM SAYILARI: Sayılabilir ceset : 14.897 Helikopter ile kaçırılan ceset: 2.012 Suların, yapıların altından çıkması muhtemel ceset sayısı tahmini : 6.450 TOPLAM : 23.359 KÜRESEL EŞKIYA havaalanında bekleyen 1586 Kübalı genç doktorun yardım amaçlı da olsa ABD’ye gelmesini istemiyor. Çünkü, gerçeklerin ortaya çıkmasından ve ülkesinde eninde sonunda başlayacak SİYAH ve HİSPANİK direnişinin başlamasından aklı çıkıyor. Bölgede yardım ekiplerinden daha çok FBI Ajanları kol geziyor. Evlerden ve kıyıdan-köşeden ‘özel ekipler’ tarafından toplanan sahipsiz olduğu sanılan cesetler CH-47 helikopterleri ile bilinmeyen yerlere götürülüyor. Helikopterler geldiklerinde güya yardım malzemesi getiriyor, dönüşlerinde ise tedavi edilmesi, bir yerlere sığındırılması gereken insanları değil ‘ceset’ naklediyorlar. 22.000 civarında olması beklenen SOYKIRIM’a uğramış SİYAH Amerikalıların sayısının 30.000’e ulaşmasından korkuluyor. Korkan, ABD’deki ZENCİ’ler ve BEYAZ’ların ruhunu satmamış olanları. Louis FARRAKHAN denen SATILIĞA hala ulaşılamıyor, ZENCİLER için parmağını bile oynatmıyor. Burada bir SOYKIRIM yaşanıyor ve dünya SUSKUN, ŞAŞKIN, KORKAK… İnsanlık adına UTANIYORUM…. -KAYNAK-

3 Eylül 2009 Perşembe

KOMPLO'NUN TEORİSİ


“ Cumhuriyet gazetesinin pek “saygıdeğer”(!) yazarı İlhan Selçuk geçen gün “Garip Şeyler Gırgırı” başlıklı bir yazı yazarak kendisinden bekleneni ortaya koydu. İlhan Selçuk bir yazı ustası, onunla bu konuda “aşık atacak” halimiz de yok birikimimiz de; ama onun da bizimle “aşık atamayacağı” bazı konular var. “Psikolojik Harekat” unsurlarından olan “dezinformatsiya”yı da bizden daha iyi başarabilir, ona da amenna; ama yapılanları yakalamak ve ortaya çıkartmak da bizim işimiz. “Garip işler oluyor... Afganistan’daki terörle mücadele için NATO Türkiye’den ek asker istedi... Lübnan’da terör mü var?.. Türkiye’den asker isteniyor... Afganistan’da terör mü var?.. Türkiye’den asker isteniyor... Oysa terörün daniskası bizde!.. Peki, biz neden susuyoruz?.. Birleşmiş Milletler Barış Gücü asıl bize gerekmez mi?.. NATO güneydoğuya asker yollasın... AB neden küçük parmağını kımıldatmıyor?.. Şimdi Lübnan’a asker yollayan Avrupa devletleri bize neden destek askeri güç sağlamıyorlar?.. Garip bir durum var ortada!.. Terör tehdidi altında bulunan ve her gün evlatlarını bu yolda kaybeden Türkiye’ye kimse aldırmıyor, dönüp bakmıyor bile... “ Bu satırlar, ABD, İSRAİL, İNGİLTERE, ALMANYA, FRANSA’nın istediği ama bir türlü başaramadığı, hatta dillendiremediği hususları içeriyor… Bu satırlar, Mustafa Rahmi KOÇ’un Türkiye üzerine tezlerini ortaya koyuyor… Bu satırlar, Papaz BARTHOLOMEOS’un taleplerinin kalbini oluşturuyor… Bu satırlar, PKK’nın KONGRA-GEL’in söylemek isteyip de söyleyemediklerini kapsıyor… Bu satırlar, Recep Tayip ERDOĞAN’ın ve malum danışmanlarının “rüyalarını” süsleyen bir oluşumu özetliyor… Bu satırlar, sıradan talepler değil… Bu talepler, altında ve üstünde yazılanların arasına saklanmış, çok ciddi “mesajlar”… Sorarsanız İlhan SELÇUK, size EGEMENLİK, BAĞIMSIZLIK’tan bahseder; ama ülkenin NATO ve Birleşmiş Milletler yoluyla “kefere” postalları altında kalmasını da savunur. Bu nasıl iş? Bizler sizlere İlhan SELÇUK’un gerçek yüzünü yıllar önce göstermiştik. Recep Tayyip ERDOĞAN’ı buralara kadar taşıyan stratejinin mimarı Alon LİEL ile Güney Afrika Cumhuriyeti’nde birlikteliklerini fotoğrafı ile ortaya koymuştuk… Recep Tayyip ERDOĞAN- Alon LİEL-İlhan SELÇUK… Bilmem anlatabiliyor muyum? NATO’nun müdahale ettiği alanlar, müdahaleye konu devletin kendi Silahlı Kuvvetleri ile başaramadıklarını başarmaya yönelik coğrafyalardır… Birleşmiş Milletler’in müdahale ettiği alanlar ABD, İSRAİL’in ele geçirmek ve hükmü altına almak istediği coğrafyalardır… Peki ya TÜRKİYE’ye bir NATO müdahalesi ya da BM Barış Gücü müdahalesi söz konusu olursa; bu Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kendi kendini inkarı anlamına gelmez mi? Ey İlhan SELÇUK; çık ortaya ve gerçek amacını açıkla… Dilinin altındaki baklayı çıkar artık, bakla çok şişti konuşamaz hale geldin; bir süre daha beklersen bakla büyüyüp beyninin yerini de alabilir… Ve son olarak İlhan SELÇUK; sakın ola ki bu ülkeye, bu devlete ve bu millete bir tavsiyede bulunma… Kendi battığın ve çırpındığın malum çukura, onları da çekme! H.Hüseyin Memiş.“

Başlığa bakıp da hemen burun kıvırmayın… Yukarıdaki yazıyı tekrar okuyunca aklımıza önümüzdeki bir-iki ay içinde Irak’tan İncirlik’e çekilecek ‘Coni’ler geliyor! Tamam, 142.000 (yazıyla yüzkırkikibin) ABD askeri bir atımda gelmeyecek belki ama sıfır riski kim garanti ediyor?! Bay Başkan mı? Size, 1950’lerin İran’ını incelemenizi öneririz… Petrol kuyuları uğruna, İngiltere, Rusya, ABD arasında top gibi çevrilen İran’ını… Bu sefer amaç su ve leziz topraklar olmasın?...

Teorimize Conilerle başladık, açılımlarla devam edelim… Sayın Erdoğan ne diyor: “Bu iş yıl sonuna kadar bitecek.” Coniler çekilirken açılım bitecek-miş. Arkasından da Ermeni açılımı. Elde var üç.

Geliyoruz dördüncüye, İkiz Yasalar’a (EKONOMİK, SOSYAL VE KÜLTÜREL HAKLARA İLİŞKİN ULUSLAR ARASI SÖZLEŞMENİN ONAYLANMASININ UYGUN BULUNDUĞUNA DAİR KANUN - EK'i ve MEDENİ VE SİYASİ HAKLARA İLİŞKİN ULUSLAR ARASI SÖZLEŞMENİN ONAYLANMASININ UYGUN BULUNDUĞUNA DAİR KANUN - EK'i ) : 37 yıldır meclisten onay alamayan ve ilk maddeleri “bütün halklar kendi kaderlerini tayin etme hakkına sahiptirler” olan bu yasalar 2003 yılında meclisten geçmiş ise konulan çekincelere rağmen bunlar birilerince mantıken bir gün kullanılacaktır değil mi?

Panama’yı karıştır işgal et, Libya’yı düşen uçaktan sorumlu tut bombala, 11 Eylül’den sorumlu tut Afganistan’a savaş aç, Saddam’ın olmayan kimyasal silahlarını bahane edip Irak’a otur… vs.vs… Şimdi bir bahane gerek değil mi?

Acaba diyoruz, bu ihanet yasaları da denilen İkiz Yasalar bugünler için mi onaylandı? Acaba bu Coniler bu yasalara uyanlara (!) kol kanat gerebilir mi diye düşünmeden edemiyoruz!... “Peygamber Ocağımız var” dediğinizi duyar gibiyiz. Doğru bizim güzide bir Peygamber Ocağımız var. Peki cephe genişlerse ne olur? Mesela Yunanistan, 2006’dan 2015’e kadar silahlanmaya 30 milyar avroya yakın harcama yapıyor. Güney Kıbrıs’da 80.000 evde otomatik silah olduğu haberleri çıkıyor!... Teorimiz biraz daha genişledi değil mi?

Peki, en sona sakladığımız HAARP’i unuttuk mu? Tabii ki hayır…










Bu kadar kaos içinde büyük bir de deprem ile neler olur? Ne demişler: Ordo ab chao ! Neyse siz verdiğimiz kısayollardaki yazıları da bir çırpıda okuyuverin… ( kısayol 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10, 11, 12, 13 )

(Bu arada birkaç gün önce Fox Tv’de yayınlanan “Prestij” adlı sinema filmini izlemediyseniz izlemenizi öneririz.)

Son olarak Türkiye bu kadar açılırken, İngiltere, ABD, İsrail, Almanya, Fransa, Rusya niye kapansın ki… Mesela, İngiltere’de de bir İrlandalı, ABD’de 72 millet açılımı, İsrail’de bir Kudüs, Almanya’da bir Türk, Fransa’da Tunus-Fas-Cezayir, Rusya’da da bilumum açılımlar peydah olabilir mi olabilir… Değil mi?











24 Ağustos 2009 Pazartesi

Bir kaç yıl önceki YORUM (*)

...bazı şeyleri anlamak için geçmişe bakmak gerekiyor!...



















(*) DEMİRER, Mehmet Arif. Atatürk Bayar ve DP Ekseninde Masallar & Gerçekler, Lazer Yayınları, Ankara, 2005, 82-85.





...yıl 2009. Demokratik (!) Açılım!...




21 Ağustos 2009 Cuma

Bekliyoruz!

Konuya bugün de devam edeceğim, önemlidir. Başbakan; “belge sahteyse daha vahim” demişti. Genelkurmay Başkanı da; “belge sahte çıkarsa görün bakalım neler olacak” diye açıklama yapmıştı.
Bekliyoruz neler olacak?
Başbakan ne diyecek?
Genelkurmay ne yapacak?
Bülent Arınç, şimdi niçin ağlayacak?
Gerçekliği kanıtlanmamış belgeyi gerçekmiş gibi yazarak “tetikçi durumuna” düşen liberal aydınlar, iktidar yalakaları, eski kaşarlanmış cuntacı solcu yeni ABD yandaşları, Fethullah demokratları, Abant toplantısında kendisini Obama zannedip, “Yes we can...” bağırtısı yükselticileri hangi tavrı alacaklar? Onları tetikçi durumuna düşürenin kim ya da kimler olduğunu, büyük planın ne olduğunu merak edecekler mi?
Eğer belge sahteyse, sahtekârlığı yapan gerçek.
Kimin kaleminden çıktı bu sahtekârlık, hangi sahtekârın bilgisayarında yazıldı? Ergenekon’dan tutuklu avukatın bürosunda masasının çekmecesine gece gizlice kim o belgeyi koydu? Çekmeceye koyulmuş belgenin bir ihbar üzerine polis baskını ile bulunmasından ve savcıya teslim edilmesinden sonra 5 gün niçin beklendi? 5 gün sonra kim bu sahtekârın elinden çıkmış fotokopiyi alıp “süzme sızdırma-vurma kollama gazeteciliğine” yayınlasınlar diye verdi? Ne olduğu belirsiz belgeyi, gerçekmiş gibi ilk yayınlayan gazetede (Taraf) yüzü kapatılarak fotoğrafı basılan ve “orduda darbeciler var, bundan Genelkurmay Başkanı’nın da haberi var” iddiasında bulunan general kimdi?
O yüzsüz general!
Niçin ortaya çıkmıyor?
Niçin “Bendim o” demiyor?

***
Bu soruları sormanın.
Ve cevaplarını aramanın.
Sahtekârın bulunmasını istemenin şimdi zamanıdır. Kara çalarcasına ve sinsice “ordu darbecilikten vazgeçmedi senaryosu yazmaya” giriştiler. Bunu da halka “demokrasi standartlarını yükseltme girişimi” diye yutturmaya kalktılar.
Nezih olamadılar.
Önce bir belge yazıldı.
Avukatın bürosuna kondu.
Sonra gazeteye sızdırıldı.
Ordu darbeden vazgeçmiyor, “iktidar partisi AKP ile Fethullah Gülen’i bitirme” belgesi yazıyor diyerek dünyayı ayağa kaldırdılar. İktidar partisinin önde gelenleri toplu halde savcıya gidip, “bak ordu bize darbe yapma kirli niyeti taşıyor” diye suç duyurusunda bulundu.
Tamam da belgenin aslı var mı?
Varsa nerede?
Kim yazdı, nerede yazdı?
Kaç kişiydiler?
Belgenin aslını soran, soruşturan, takip eden demokrat gazeteci(!), demokrat başbakan(!), demokrat hocaefendi(!), demokrat cumhurbaşkanı(!), demokrat bakan(!), demokrat milletvekili(!), demokrat yandaş yazar(!), demokrat profesör yazar(!), şimdi yukarıda sıralanan sorulara cevap vermek zorunda.
***
Albay Dursun Çiçek!
30 yıllık asker, kurmay subay.
5 sene askeri okul öğrenciliğini de sayarsan 35 yıl halkın parasını harcamış, albaylığa kadar yükselmiş bu halk çocuğuna aslı bulunmamış bir kâğıt parçasıyla “kara çamur çalmaya” kimin hakkı var? Albay olmuş, terfi bekleyen halk çocuklarına leke sürmeyi hangi demokrasilerde yapıyorlar?
Siz ne biçim demokratsınız?
Şimdi Ankara Başsavcılığı “gerçeğe aykırı belge düzenlemek” soruşturması yürütüyor.
Bekliyoruz!
Başbakan ne diyecek?
Genelkurmay ne yapacak?
Bülent Arınç, şimdi niçin ağlayacak?
Sahtekâr ne zaman bulunacak?


30 Temmuz 2009 Perşembe

IRZIMIZDIR SALDIRILAN, IRZIMIZI KORUYANLARDIR HEDEFE OTURTULAN…






“PEZO” YA DA ANADOLU EVLADI OLMAK

Anadolu insanı namusu, onuru için ölür. Namus, onur dediğinde akan sular durur. Can bile, canın cananın namusu, onuru için kurban olur. En azından Anadolu Evladı böyleydi. Mehmet Akif onlara “Asım’ın Nesli” derdi.Eraslan ÖZKAYA Yargıtay Başkanı’yken başlatılan saldırılar, son HSYK sürecinde zirve yaptı.Hemen herkes “sorun benim değil” derdinde.HSYK’nın HUKUKÇU üyeleri üzerlerine düşeni yaptı, hem de bugüne kadar başka bir örneği olmadığı gibi. Asaletlerini muhafaza ettiler, ağırbaşlılıklarını da. Seviyesizlerin seviyesine inmeden, gereğini yaptılar. Sonunda açıklamaları gündeme geldi. “Biz buradayız, IRZIMINIZI, IRZINIZI kirletmek isteyenlere karşı dimdik ayaktayız” dediler. Belki hakimler, savcılar cübbelerini giyip yollara dökülmediler ama ondan da etkili başka bir şey yaptılar, bu çözümsüzlük ve çamurluk ortamında; HUKUK IRZIMIZDIR, MİLLETİN IRZIDIR çiğnetmeyiz dediler.Ruhu, meşrebi, menşei, mezhebi “PEZO”luk olanlar onlara saldırdı. Irz ve onur kavramları olmayanlar da olanları seyretti, “bana dokunmayan bin yaşasın” dedi. Saldırılar hala sürmekte. Peki neden?Bir ülke tamamen işgal edilmiş olabilir, iflas etmiş de olabilir, bir yudum suya bile muhtaç olabilir. Eğer o ülkede adalet ve onur ayaktaysa emin olun, o ülke kurtulur, yükselir. Ama bir ülkede ADALET ve ONUR hiç olmuşsa, o ülke dünyanın en zengin ülkesi de olsa batar, yok olur, erir. Yani HUKUK, YARGI, ADALET IRZ’dır, ONUR’dur. Ona tasallut edenler IRZ DÜŞMANI, onları ve olanları seyredenler ise en hafif ifade ile “PEZO”dur.Irza, onura saldıranın illaki sokaktaki serseri olması şart değildir. Statüsü ve rolü yükseldikçe IRZ’a ve ONUR’a saldıranların saldırıları daha vahim sonuçlar doğurur. Bu saldırının siyaset ve parti adına en üst düzeyde yapılmış olması ise o ülkede Türklüğün de, Müslümanlığın da dolayısıyla İnsanlığın da İFLAS ettiğini gösterir. Bu İFLAS, işgal edilmekten, tamamen teslim alınmaktan da kötüdür, vahimdir.Burada yazdıklarım, NAMUSUNU, ONURUNU, HERŞEYİNİ bir paket makarnaya satanlara, onları satın alanlara yönelik değil. Onlar, zaten olmaları gereken yerde. İnsanlığın FOSSEPTİK çukurunda. Hitabım Anadolu Evlatlarına, ASIM’IN NESLİ’NE…


NEDEN SESSİZSİNİZ? NEDEN YÜREKSİZ?

Nerelerdesiniz?Neden sessizisiniz?Neden yüreksizsiniz?Sizler YARADAN’ın mihrabı değil misiniz?Yaradan’ın mihrabına yapılan saldırılara karşı neden sessizsiniz?Yoksa siz, Müslüman değil de münafık mısınız?Elinizden ne geliyorsa neden yapmıyorsunuz?Neden?Yoksa IRZ, NAMUS, ONUR sizler için de mi önemsiz ve değersiz?Sizler de mi bir paket makarna kuyruğunda beklemektesiniz?Hazıra dağlar dayanmaz.El malıyla gerdeğe girilmez.
Önce seni işsiz bırakıp bir lokma ekmeğe muhtaç edip sonra da namusun karşılığı senden oy isteyenden dost, domuzdan post olmaz.Dağıttılar senin kanının, canının, terinin ak karşılığını hoyratça ve soysuzca; birkaç oy ve birkaç makam uğruna. Peşkeş çektiler atalarının can verdiği değerleri, efendilerine. Pazarladılar evlatlarının, torunlarının geleceğini. Satılığa çıkardılar doğmamış sabi-sübyanın geleceğini. Sessiz kaldın bütün bunlara, belki de anlayamadın.Ama artık UYAN!HUKUK-ADALET ve YARGI ırzındır, onurundur. Sahip çık İNSANLIĞINA, IRZINA, ONURUNA.En acısı bütün bunların sana DİN adına, İMAN adına, İNANÇ adına, DEMOKRASİ adına, İNSANLIK adına yapılıyor olmasıdır.Ebu Cehil ölmedi dostlar, terliksi hayvan gibi çoğaldı. Dünyayı dolaştı, sonunda karargahını ülkemize kurdu. Şimdi sizlere soruyorum. Ebu Cehil varken peygamberin sana konuk olur mu, melekler semtine uğrar mı, Allah sana şefaat eder mi, iman ve inançla Ebu Cehil bir arada durur mu?“Bana ne!” diyorsan sen, sana bunları layık görenlerden daha beter ve daha düşüksün demektir. Çünkü “İnsanlar layık oldukları tarafından yönetilirler.Artık evlatların senin evladın değil, farkında mısın? Onların anasının da, babasının da, öğretmeninin de, mürşidinin de IRZI KIRIKLARIN, ONURSUZLARIN, NAMUSSUZLARIN yönlendirmeleri, üretimleri olduğunu bilmiyor musun?Sen hani Asım’ın Nesli’ydin. Hani sen bayrağını, ezanını, yurdunu,ırzını, namusunu, onurunu çiğnetmemek için can veren Aziz Şehitlerin evladı, torunuydun unuttun mu?Hiçbir şey yapamıyorsan, IRZINI, NAMUSUNU, ONURUNU koruyanlara iki satır mektup yaz ve yolla. Onları yolda gördüğünde selamla. Ya da ADAMIM, ERKEĞİM, TÜRKÜM, MÜSLÜMANIM, İNSANIM diye ortalıkta dolaşma…Benim söylediklerim ve yazdıklarım senin için bir şey ifade etmiyorsa, Mehmet Akif ERSOY’un bir zamanlar yazdıklarının bugün için de geçerli olmasının nedenini, kendi kendini sorgula.Bugün sırada Ali Sut ERTOSUN vardır, yarın bir başkası; bir gün sıranın sana da geleceğini asla unutma! O gün geldiğinde Ali Suat ERTOSUN gibi direnip direnemeyeceğini, dik durup duramayacağını bugünden hesapla. O gn geldiğinde ve yapayalnız kaldığında, bugün de senin Ali Suat ERTOSUN’u yalnız bıraktığını hatırla !

“MÜSLÜMANLIK NERDE

Müslümanlık Nerde

Müslümanlık nerde!

Bizden geçmiş insanlık bile...

Adem aldatmaksa maksad, aldanan yok, nafile!

Kaç hakiki müslüman gördümse, hep makberdedir;

Müslümanlık, bilmem amma, galiba göklerdedir;

İstemem, dursun o payansız mefahir bir yana...

Gösterin ecdada az çok benziyen kan bana!

İsterim sizlerde görmek ırkınızdan yadigar,

Çok değil, ancak Necip evlada layık tek şiar.

Varsa şayet, söyleyin, bir parçacık insafınız:

Böyle kansız miydi -hasa- kahraman ecdadınız?

Böyle düşmüş müydü herkes ayrılık sevdasına?

Benzeyip şirazesiz bir mushafın eczasına,

Hiç görülmüş müydü olsun kayd-i vahdet tarumar?

Böyle olmuş muydu millet canevinden rahnedar?

Böyle açlıktan boğazlar miydi kardeş kardeşi?

Böyle adet miydi bi-perva, yemek insan leşi?

Irzımızdır çiğnenen, evladımızdır doğranan...

Hey sıkılmaz, ağlamazsan, bari gülmekten utan! ...

'His' denen devletliden olsaydı halkın behresi:

Payitahtından bugün taşmazdı sarhoş naresi!

Kurd uzaklardan bakar, dalgın görürmüş merkebi.

Saldırırmış ansızın yaydan boşanmış ok gibi.

Lakin, aşk olsun ki, aldırmaz otlarmış eşek,

Sanki tavsanmış gelen, yahut kılıksız köstebek!

Kâr sayarmış bir tutam ot fazla olsun yutmayı...

Hasmı, derken, çullanırmış yutmadan son lokmayı! ...

Bu hakikattir bu, şaşmaz, bildiğin üsluba sok:

Halimiz merkeple kurdun ayni, asla farkı yok.

Burnumuzdan tuttu düşman; biz boğaz kaydındayız;

Bir bakin: hala mi hala ihtiras ardındayız!

Saygısızlık elverir... Bir parça olsun arlanın:

Vakti çoktan geldi, hem gedmektedir arlanmanın!

Davranın haykırmadan nakus-u izmihlaliniz...

Öyle bir buhrana sapmıştır ki, zira, halimiz:

Zevke dalmak söyle dursun, vaktiniz yok mateme!

Davranın zira gülünç olduk bütün bir aleme,

Bekleşirken gökte yüz binlerce ervah, intikam;

Yerde kalmış, na'sa benzer kavm için durmak haram! ...

Kahraman ecdadınızdan sizde bir kan yok mudur?

Yoksa, istikbalinizden korkulur, pek korkulur.”

Mehmet Akif ERSOY

Kaynak: http://hhmemis.blogspot.com/2009/07/irzimizdir-saldirilan-irzimizi.html

26 Temmuz 2009 Pazar

HAMDULLAH BİR-İKİ






Anladım Hamdullah!

Osmanlı Viyana kapılarına koçbaşıyla dayanmıştı, sen Osmanlı’nın ‘neo’su (nasırsurat’ın N’si, ebleh’in E’si, orman çocuğunun O’su) olarak, ‘AB’ye girmek’ derken, boş gaz borusunun içinden sürünerek Avusturya’ya pasaportsuz gitmekten bahsediyordun. Şimdi anladım! Lakin Hamdullah; AB, kendisi için bunca önemli enerji hattını senin belkemiğine döşemişken, binlerce noktaya kompresörler falan kurmuşken, Şirket, ‘Nabucco GmbH, taraf ülkelerde malın güvenliğinin sağlanmasına katkıda bulunur’ demişken,

Ve AB, ‘Atalanta Deniz Harekâtı’ (EU NAV-FOR ATALANTA) adı altında, kırık dökük teknelerle deniz ulaşımını tehlikeye düşüren (!) Somalili korsanlarla mücadele bahanesiyle 112 gemilik deniz filosunu Hint Okyanusu’na, Aden Körfezine, Somali sahillerine indirmiş iken…

Yani Hamdullah; -Nabucco’nun diğer yarısı-, Trans-Sahara Projesi dediği Nijer Deltası’nın doğal kaynaklarını sömürme, Avrupa’ya aktarma projesi gözünün önündeyken,
Avrupa, Trans-Sahara’nın, yani enerji nakil yollarınının güvenliğini üfürükten korsan hikayeleriyle AB standardına göre havadan, karadan, denizden militarize etmiş iken,
Avrupa bir yandan Afrika’da askeri istihbarat üsleri açar bir yandan “Afrika’daki açlara yaptığım yiyecek yardımının kargosunu koruyorum” diye kıvırtırken,

Sen AB’nin döşediği boruyu koruma bahanesiyle Türkiye’ye AB askeri göndermesine karşı bir nasıl bir önlem aldın Hamdullah?

TSK’yı itibar infazlarına maruz bırakıp tel tel çözmeye çalışman AB militarizasyonuna yol vermek için midir Hamdullah?

Sahi kimsin sen Hamdullah?

Nasıl bir kafadır, nasıl bir dindir, nasıl bir ahlaktır seninki?

Nasıl bir ‘vatan’ kavramı vardır senin kafanda Hamdullah?

Ve nasıl bir Allah’tır bu seninki Hamdullah, vatana ihanetini, insana ihanetini, doğaya ihanetini sırf müslüman doğduğun için affeder de sana cennette 70 bin bakire gelinli köşkler hazırlar, nasıl bir Allah bu seninki Hamdullah?

Sen Hamdullah islamiyetten başka kimlere, neye ‘hizmet’ için buradasın? Nasıl bir adamsın, kimsin nesin sen Hamdullah?

Hani seninle havaalanından (Ravalpindi) İslamabad’a gidiyorduk, hatırlıyor musun Hamdullah? O onbeş kilometrede gördüğün fukaralıktan, ölüm tehlikesinin her an, her yerde, herkes için mevcut olmasından duyduğun dehşeti hatırlıyor musun?
Hani sen “Buralar Türkiye’nin 80 sene evvelki hali” demiştin de, ben de “Hayır” demiştim, “Buralar sizin iktidarınızda Türkiye’nin beş yıl sonraki hali.”

Daha beş yıl dolmadan falım çıktı Hamdullah. Önüm arkam açlık, sağım solum ölüm oldu sayende.

Sen Hamdullah, “Suriye’ye bugünden itibaren istediği kadar su verilsin” talimatınla Suriye’nin su sorununu bir kalemde çözdün de, barajlar yüzde 90 doluyken bile neden hergün ‘suyu kesilecek semtler’ listesi yayınlıyorsun?

O nasıl bir öncelik listesidir senin kafandaki Hamdullah, Suriye’nin sorunları Türkiye’den önce gelir!?

Sahi nasıl bir adamsın sen Hamdullah? Bu ülkenin adaleti sana emanet edilmişti, Bakan olarak altına imza attığın yasanın şerrinden korumak için çocuklarını bir günlüğüne çalışmış gösterip sigortalattın.

Ana-babaları, altı aylık bebeklerini sigortalama sahtekarlığına mecbur ettin, sonra da ‘Yakaladım’ diyerek sigortalanmış 50 bin çocuğun kaydını sildin.

AK’ın A’sı adalettir dedin, hapiste yatanların yüzde 54’ü suçsuz. Oysa senin vekillerinin, belediyecilerinin yüzde 90’ı sabıkalı Hamdullah. Nasıl bir adalet, nasıl bir ahlak bu seninki Hamdullah?

Mevcut azınlıklar yetmedi sana, Ermenistan’dan 50 bin Ermeni ithal ettin, Alman dahil 50 azınlık icat ettin başımıza.

Yedi sene evvel dedem de anam da ben de çocuğum da hepimiz ‘Türk’dük. Sayende bugün hepimiz başka azınlık mensubuyuz Hamdullah. Kusura bakma senin gibi ‘hamdolsun’ diyemiyorum, içim yanıyor Hamdullah.

Azınlık listende bana en uyanı ‘sünni Türk’ idi. İslamiyetle ilişiği keseli çok olduğundan o da uymadı. Sünni’yi silip geriye ‘Türk’ kalınca benim de Türkiye’de azınlık olduğum (!) gerçeği kafama dank etti. Memlekette ‘çoğunluk’ bırakmadığının farkında mısın, kendinle gurur duyuyor musun Hamdullah?






Hangi Hamdullahdı o, Dalaksızgillerin Ağmet mi? O muydu literatüre CEMAAT kelimesini sokup da TARİKAT oluşumlarını sevimli, insani ve kanuni göstermeyi başlatan? Yoksa 70 yaşına kadar eline kadın eli değmemiş, 40 erkekle yaşayan, üzerine kayıtlı bir kuruşluk mal yokken milyar dolarları yöneten Hamşotullah mı? Genç kızları ailesinden kopartıp tarikat yalılarında seks kölesi ettin Hamdullah. Evladı anaya düşman edip utanmadan sevgiden, hoşgörüden, ‘sarsılmaz Türk aile yapısı’ndan bahsettin. Sen nasıl bir adamsın, nasıl böyle krematoryum kapağı kadar pişkin olabiliyorsun Hamdullah? Ya sen köşe kadısı Hamdullah! Sen hamsi mi yedin de zihnin açıldı? İnandığın dinin temel ritüellerinin Şamanizm’den geldiğine uyanınca ‘Kurban kesmesek de olur, mezartaşı dikmesek de olur’ sahtekarlığıyla aba altından Vahabi islamın ucunu gösteriyorsun. ‘Ata’ya tapınmak Şamanizmde vardı’ derken sen neyi, kimi, hangi Ata’yı ima ediyorsun Hamdullah? Nasıl bir Allah bu senin Allahın Hamdullah? Kadını kaburgandan yaratıp sonra ona her türlü ezaya seni yetkili kılıyor. Seni eksik akılla, bozuk ahlakla yaratıp sonra sırf müslüman doğduğun için cehennem azabından muaf kılıyor. Ne yanlış yaparsan yap gözetliyor, biliyor ama seni durdurmuyor. Nasıl bir allah, nasıl bir peygamber, nasıl bir din, nasıl bir vicdan bu seninkisi Hamdullah? Bebeğe acımıyor dövüyor, öldürüyor, çöpe atıyor, tecavüz ediyorsun. Gence acımıyorsun, kadına -kendi imanınca- Havva’dan itibaren düşmansın zaten. Yaşlıya hiç merhametin yok, zam yaptığın bakımevlerinden bavulu alıp çıkan, gidecek yeri olmayan yaşlılar ne oldu belli değil. Kediyi köpeği döve döve öldürüyor, ineği vince asıp (İran’dan mı öğrendin?) kesiyor, tavukları canlı canlı toprağa gömüyorsun. Tarım arazisine diktiğin villandan akan bokunla toprağımı zehirledin, soyumu, suyumu kuruttun. Ruhumu çürüttün Hamdullah! Farkında mısın Hamdullah, sana kişibaşına 5 villa düşerken bize kişibaşına 50 cehennem düşüyor. Giderayak bir düşün, bokundan başka ne bıraktın bu memlekete? Sigarayı yasaklıyor, içkili restoranları kapatıyorsun. Ama Hamdullah, bir yandan da Afganistan’daki üretim fazlası eroini rahat nakledebilmesi için Amerikalıya havaalanları, limanlar veriyor, teröristin eroini ptt kolileriyle postalamasına göz yumuyorsun. Kendi baronlarının tırlarla uyuşturucu sevkıyatı yapmasını hangi ahlaka, hangi yasaya, hangi vicdana sığdırıyorsun sen Hamdullah? Sen nasıl aşağılık bir adamsın? Daha doğrusu adam mısın, insan mısın sen Hamdullah? Her işin gizli kapaklı, her işinin altında manipüle edilmiş bilgisayar, sahte evrak, sahte tanık, naylon darbe guruları var. Her işin saman altından, her ihalen sakat, her seçimin şaibeli. Her tanığın çift uyruklu, çift cinsiyetli, çift dinli. Yazarlarının hepsi Amerika’dan oturma müsaadeli. Oysa şüphelin, tutuklun, sanığın Türkiye’de yaşama müsaadesiz. Sağlam girdiği hapisten ya sakat çıkıyor ya ölü. Senin dürüstlükle, namusla, açıklıkla yaptığın bir iş yok mudur şu güneşin altında Hamdullah? Nasıl bir Allah nasıl bir peygamber bu seninkisi? Bulutların arkasında emekliye ayrılmış gibi sanki. Sen emekliden de nefret edersin, bilirim Hamdullah. Emekli sussun, bildiğini anlatmasın istersin. Senin emekliye ayrılmış Tanrın ondan mı bu kadar sessiz yaptığın kıyımlara Hamdullah? Senin Allah’ına, peygamberine inanan boşanma davası açmıyor. Kadının ya gırtlağını kesiyor ya sokak ortasında kurşunluyor. Nasıl bir din-iman, nasıl bir namustur bu kafanın içindeki Hamdullah? Nasıl bir yaratıksın sen? Nasıl bir tıp doktorusun sen Hamdullah? Doğum kontrolundan habersiz, altı çocuklu. Sen dün’ün merdivenaltı işportacısı Hamdullah! Şimdi milyon dolarlara hükmediyor kanal üstüne kanal satın alıyorsun. Nasıl doymaz bir adamsın sen? Medya yetmiyor, su, toprak, enerji gasp edebildiğin herşeyi gasp ediyorsun. Kim için, kimin adına, kimin malını gasp ediyorsun ve bunu nohut beyninde nasıl ‘helalize’ ediyorsun Hamdullah? Sen Hamdullah! Çokuluslu şirketlere ‘anahtar teslim’ sattığın bu ülkede çocuğunun, torununun genetiği değiştirilmiş tohumla, arsenikli suyla kanser yiyip kanser içeceğini bilmiyor musun? Kendi evlatlarına nasıl kıyabiliyorsun, kaç paraya sattın gelecek kuşakları? Ne komisyon alıyorsun o Cargill’lerden Monsanto’lardan da geceyarısı şirkete özel yasa çıkartıyorsun Hamdullah? Üstelik çökerttiğin sağlık sistemiyle hastaların bakımını bile üstlenmiyorsun. Sen hangi devletin adamısın Hamdullah? Bilim adamını, doktoru, bu ülkeyi ülke yapan herkesi dışarı kaçmaya mecbur ettin. Kaçamayanı açlığa, onursuzluğa, üç kuruşa sözleşmeli köleliğe mahkum ettin. Sen nasıl bir yamyam, nasıl bir vicdansızsın? Sen Hamdullah, bu ülkenin taşını, toprağını, limanını, karayolunu, tren hattını, toprağın altındakini, üstündekini, telekomünikasyonunu sata sata bitiremedin. Nehirleri, gölleri, denizin yüzeyini satacaksın yakında. Satışı sen yaparken ‘ekonomi taş gibiydi’ de (!) sen koltuktan düştüğünde ne değişti “Kriz Başbakanı teğet geçmiş, halkı değil” diye zırlamaya başladın Hamdullah? Peki sen! Parti dediğin menfaat çetesinin ciğerini biliyorsun da, ayrılıp kendi partini kurduktan sonra neden bildiklerini belgelerle açıklamıyorsun Hamdullah? Altı yıl her suça ortak-destek olup yedinci yıl istifa edince “Ak değildir” demekle gusül abdesti mi almış oluyorsun? Vitrin görüntün kadar dürüstsen belgelerle açıklasana menfaat çetesinin icraatını...Yoksa tuğlaya oturup tuğlayı eritene kadar yıkanıp arınmış mıydın Hamdullah? Sen Hamdullah, doğaya, bilime, hayata, insana düşmansın. Teknolojiyi de fena halde düşmansın da kendi propagandanı yapmak, en gizli işimizi AB-D’ye açık etmen için lazım sana o teknoloji. O yüzden toptan yasaklayamıyorsun. Sana kalsa telefonu bile haram ilan edersin ya... Sanata düşmansın, dansa, müziğe, kültüre, bilgiye düşmansın. İnsanı insan yapan, ulusu ulus yapan herşeye düşmansın sen Hamdullah. Ama sanki Allahı’nla aranızda bir anlaşma var gibi. Tüm ihanetlerin, ahlaksızlıkların ‘öte tarafta’ sana ödül olarak dönecek gibi. Nasıl bir dindir bu seninki Hamdullah? Sen dini, sen Allah’ı da tükettin Hamdullah! Rahatsın ama, ettiğin ibadet huzur veriyor sana. Oysa benim günahlarımı affedecek bir papazım, başımı okşayacak hahamım, ‘Allah affeder kızım’ diyecek bir imamım yok... Beni yönlendiren Allah’ım, peygamberim, cinim, şeytanım yok. Söylediğim, yazdığım her kelimenin, her davranışımın sorumluluğunu tek başıma taşıyorum. Yanlış yaptığımda şeytanın üzerine atmayıp, insandan, hayvandan, doğadan özürümü kendim diliyorum. Bunun nasıl ağır bir sorumluluk, nasıl bir huzursuzluk olduğunu sen anlayabilir misin Hamdullah? Senin asit döküp soyunu tükettiğin bitten küçük parazitin, üstüne asfalt döküp yeryüzünden sonuncusunu yok ettiğin bitkinin, bokunu akıttığın su havzasının sorumluluğunu hissetmek çok ağır Hamdullah. Benden sonraki kuşağa senin ırzına geçtiğin bir ülke, bokunla kirlenmiş bir eko-sistem bırakmaya içim elvermiyor. Gelecek kuşakların ‘kendisini bu ülkeye ait hissetme hakkı’nı gasp etmeni hazmedemiyorum muhterem! Senin ahlakın öyle ahlaksız ki; bebeklere, çocuklara tecavüz ediyor, sonra da mağduru cezalandırıyorsun. Irzına geçtiğin çocukların yüzde 70’i oğlan, nasıl bir manyaksın sen Hamdullah? Sen plastik bebekten, saçtan, kıldan, tüyden bile tahrik oluyorsun Hamdullah. Kafan karışık senin. Çocuklara plastik seks oyuncağı, el kadar oyuncaklara kadın muamelesi yaptığının farkında değilsin. Hırsızlık konsepti öyle gelişti ki senin döneminde; ekili buğday tarladan çalınıyor artık. Nasıl bir adam, nasıl bir insansın sen Hamdullah? Hiç kimseden ve hiçbir şeyden kendini sorumlu hissetmeden nasıl yaşayabiliyorsun? Oysa demokratik sistemi birarada tutan zamk ‘sorumluluk’ tur muhterem. Sana demokrasiden bahsediyorum, kime ne diyorum ben yahu! Avrupa’daki işçinin parasını Keriz Feneri üzerinden kasana aktarman, gemiler alman yetmedi, şimdi daha fazlası için ikna turlarına çıkıyorsun. Ar damarın Nabucco borusu gibi mi senin Hamdullah? Nasıl bir yamyamsın sen Hamdullah, anlat bana! Kıvırmadan anlat ama! Senin Teslime Bacı’larına benzemem, yalanı saniyesinde görürüm gözünün bebeğinde. Evde dantele, örgüye teşvik edip, kapıcılıkla, bakıcılıkla yüksek maaşa bağladığın kadınlardan değilim. Peki ya sen liboş Hamdullah! Sen de nasıl bir işbirlikçi Hamdullahsın ki, Birinci Dünya Savaşında, Kurtuluş Savaşında, askerden kaçanların çoğunun tekkelerde, dergahlarda saklanan tarikat ehli Hamdullahlar olduğunu bile bile tutup ‘Asker zorla savaşa sürdü, yoksa millet savaşmak istemedi’ yazabiliyorsun. Vatan savunmasından kaçan ‘millet’ değil, şimdi yalakalığını yaptığın Hamdullahlardı liboş muhterem. Bilmiyor musun? Donguz gibi biliyorsun. Sen bu ülkeyi sömürgeciye anahtar teslim veren Hamdullah’dan da betersin işbirlikçi liboş Hamdullah. Bazılarının ‘ahirette hesabını veremezsem’ korkusundan uykuları kaçtı. Oysa senin dinle imanla da işin yoktur. Şarabı çektin mi havada uyuyup yastığa düşersin sen. Anlat hele, sen kaç paraya Hamdullahlaştın? Çoluk çocuğun da yok bildiğim kadarıyla, kime bırakacaksın o dünyalığı, Keriz Fenerine mi liboş Hamdullah? Senin her cinsinin gözünün bir zaman paraya doyması ihtimali var mıdır Hamdullah? Hakikaten soruyorum, paraya, mala mülke doyma ihtimalin var mı senin? Kıvırtmadan söyle. Ben Teslime Bacı değilim. Yalanı gözünün bebeğinde görürüm. Böyle bir özgürlük varsa eğer Hamdullah, sen yedi yıldır vatana ihanet özgürlüğünü tepe tepe kullandın muhterem. Dur bak sana bir anektod anlatayım; Jinekolog vajinal ultrasonu biten kadının evrak işlemlerini yaparken sormuş: “Sevk aldınız mı?” Kadın utana sıkıla cevap vermiş: “Sonuna doğru biraz.” Sen de zevk almaya başlasan iyi olur Hamdullah! Sonuna yaklaştın. Sıkma kendini yiğidim gevşe!! Bitmek üzeresin.


Kıymet Nadir BİNDEBİR/ habercek.com




24 Temmuz 2009 Cuma

ENDÜLÜS TARİHİNİN SON SAYFALARINI OKUYUNUZ... (*)





“ Kardeşim Fuat,

Mektubunu aldım. Cenab-ı Hakk’tan evliliğinin mesut ve mübarek olmasını bütün saflığımla dilerim.

Rasim, Hamdi ve diğer arkadaşlar ne alemdeler? Vatanı kurtarmak için şimdiye kadar olduğundan ziyade gayret ve fedakarlık lazımdır. Endülüs tarihinin son sayfalarını okuyunuz.

Allah nasip ederse mücadele sahasında birleşiriz. Eğer Allah öyle takdir etmişse ahrette buluşuruz.

Allahaısmarladık Fuat’ım.”





(M.Kemal’in Fuat Bulca’ya mektubu, 1913)









“ Yıllar önce merak ettim: Acaba büyük medeniyetler, imparatorluklar tarihten silinmeden önce, silinmelerine beş kala oralardaki ahali günlük hayatında ne düşünüyordu? Roma tarihçilerinin Roma Devleti henüz ayakta iken bundan aşağı yukarı 1700 yıl önce yazdıklarını okudum. Sonra Endülüs nasıl bitti diye baktım. Ben zannediyordum ki İspanyollar Endülüs’ün tümünü bir çırpıda fethettiler, ahalinin de hepsini kestiler. Öyle ya, şimdi oralarda bir tane bile Müslüman yok. Ama meğerse vahim son, o şekilde gelmemiş, en az 200 sene sürmüş bitirilmesi çok ilginç: Endülüs, içerdeki işbirlikçilerin yardımıyla adım adım fethediliyor… Endülüs’ün en kuzeyinde bir azize ve kilise kalıntısı bulup bunu Hıristiyanların hac yoluna dönüştürüyorlar. Bu suretle Haçlı düşmanının Endülüs topraklarını fethetme hırsı sürekli olarak sıcak tutuluyor. İçerdeki bozuk takım da gezim (turizm) ayağına Endülüs’teki eski kilise kalıntılarını ihya etmekle meşguller. ”



(O.Sinanoğlundan)


(*) MEYDAN, Sinan. Atatürk İle Allah Arasında, İnkılâp Kitabevi, İstanbul, 2009, 232-233.







13 Temmuz 2009 Pazartesi

BU HIYARIN TARAF GAZETESİYLE NE İLGİSİ VAR?




Bugün Taraf Gazetesi’nin ilk sayfasında dikkat çeken bir haber vardı. Haberin ne iç sayfada içeriği ne de habere dair herhangi bir ayrıntı vardı.


“Kuvva-i kırmızı domates” başlıklı haber metni şöyle:


“Gaziantep’te pazardan aldığı domatesi kesen Serkan Türk, Türk bayrağı ile karşılaştı. Neye uğradığını şaşıran Türk, domatesin izini sürdü. Domatesin Mersin’den Gaziantep’e gönderildiğini öğrendi. Ve durumu heyecanla hem ailesiyle hem de basınla paylaştı.”


Evet, haber metni bu kadar…


Haberin cıvık bir uydurma olduğu ortada. Serkan Türk isimli vatandaşın adı ve başından geçen olay da…


Haber doğru olsa bile hiçbir haber değeri yok. Taraf Gazetesi yine milli semboller ile dalga geçmek için hiçbir fırsatı kaçırmamıştı…


Kelimeleri ile haberimizi tamamlamıştık ki elimize Taraf’ı doğrulayan bir haber geldi ve sözlerimizi geri almak zorunda kaldık.


Elimize ulaşan “Kuvva-i yeşil hıyar” başlıklı haberi aynen yayınlıyoruz:


"Kadıköy Çarşısı’nda manavdan aldığı maklubelik hıyarı kesen Rasim Taraf, Taraf logosu ile karşılaştı. Neye uğradığını şaşıran Taraf, hıyarın izini sürdü. Hıyarın Kadıköy’e batıdan ithal edildiğini öğrendi. Ve durumu heyecanla hem ailesiyle hem de Odatv ile paylaştı.”


Bu haberi ve fotoğrafı görünce Taraf’ın günahını aldığımız için üzüldük.


İşte Taraf’ın haberi:



İşte içinden Taraf çıkan hıyarın fotoğrafı:






11 Temmuz 2009 Cumartesi

Adam Kaçırma...




(...)



Yanılıyor olabilirim, ama çok düşündüm ve şu sonuca vardım. Hani TSK’nın Kayseri’de yürüttüğü bir soruşturma var, sahte belge üreten “Işık Evleri” mensuplarına dair. Başka bazı illerde ve karargahta da benzer soruşturmalar olduğu biliniyor. Ya Türkiye’yi, devleti, TSK’yı kısa sürede allak bullak eden o “kağıt parçası”?..Acaba TSK, çok somut, AKP açısından çok ama çok “önemli” birileri ve bir yerlere mi ulaştı?..Ve Genelkurmay Başkanı Başbuğ, Şanlıurfa’daki o çıkışından sonra Başbakan Erdoğan’la, ardından Çankaya ile yaptığı görüşmede, ellerindeki bilgi ve belgeleri kendileriyle paylaşmış olabilir mi?..Bu gelişmelerden sonra, değil muhalefet ve Genelkurmay, kendi Milli Savunma Bakanı’ndan habersiz, o gece yarısı operasyonunun yapılması tesadüf sayılabilir mi?..Eğer öyleyse, hep birlikte “Askeri Yargı’dan Adam Kaçırılıyor” oyununu seyrediyoruz demektir ki, acaba uğruna her şeyin yakıp, yıkıldığı o “adamlar” kimlerdir?







Not: Geçenlerde, Ingiliz kökenli 'TNT'de de yayınlanan "Enemy Of The State-Devlet Düşmanı" filmini izlemediyseniz izlemeniz tavsiye olunur.