15 Temmuz 2010 Perşembe
Bir Subayın Bu Lafları Ediyorsa...
20 Haziran 2010 Pazar
ŞEHİTLER
ŞEHİTLER
Şehitler, Kuvâyi Milliye şehitleri,
mezardan çıkmanın vaktidir!
Şehitler, Kuvâyi Milliye şehitleri,
Sakarya'da, İnönü'nde, Afyon'dakiler
Dumlupınar'dakiler de elbet
ve de Aydın'da, Antep'te vurulup düşenler,
siz toprak altında ulu köklerimizsiniz
yatarsınız al kanlar içinde.
Şehitler, Kuvâyi Milliye şehitleri,
siz toprak altında derin uykudayken
düşmanı çağırdılar,
satıldık, uyanın!
Biz toprak üstünde derin uykulardayız,
kalkıp uyandırın bizi!
uyandırın bizi!
Şehitler, Kuvâyi Milliye şehitleri,
mezardan çıkmanın vaktidir!
1959 – Nazım Hikmet
31 Mayıs 2010 Pazartesi
One Minute One Minute (!)
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
17 Mayıs 2010 Pazartesi
Gandi Kemal ve Doğan Medya

Gandi Kemal ve Doğan Medya
29 Mart Yerel Seçimlerinin ardından siyasi analizciler, parti başkanları, yorumcular, gazeteciler, rakamları türlü türlü grafiklere sokarak, kendine göre yontarak farklı farklı sonuçlara vardı. Ancak tüm medyanın mutabık olduğu bir galip vardı: Kemal Kılıçdaroğlu.
AKP ile uzlaşmaz çelişkiler içine girerek bir anda en hızlı AKP karşıtlarından biri haline geliveren ve adeta "antifaşist" cephenin sözcülüğünü üstlenen Doğan Medya'nın biricik favorisiydi Kılıçdaroğlu.
Kılıçdaroğlu dürüstlüğün temsilcisiydi, CHP'nin yeni yüzü, İstanbul'un yeni umuduydu. Melih Gökçek'e karşı yürüttüğü yolsuzluk mücadelesinin, Dengir Mir Fırat'la giriştiği düellonun ardından, CHP'nin aslarından biri olmuştu ve Doğan Medya'nın da AKP'ye karşı sığınacağı en uygun alternatifti.
Seçimlerden önce yere göğe sığdıramadılar. CHP bir yanda, Doğan Medya bir yanda Kılıçdaroğlu rüzgarıyla devam etti seçim propagandaları.
Seçimler biter bitmez de, daha ilk geceden Türkiye'ye yeni bir kahraman kazandırıldı: Gandi Kemal.
Yürütülen propagandaya göre, CHP oylarını çok yükseltememişti ama yükselttiği yerlerde de bunun yegane sebebi Kılıçdaroğlu ve Kılıçdaroğlu'yla gelen açılımlardı.
Hürriyet'in 30 Mart manşeti "Gandi Kemal Mucizesi"ydi ve günlerdir sayfalarca yazı yazılıyor Gandi Kemal için. Fiziksel görünüşlerinin benzerliğinden ve Kılıçdaroğlu'nun sakin mizacından yola çıkarak bu benzetmeyi yapanlar aynı zamanda onu ulusal bir lider, bir direnişçi haline de getiriverdiler trajikomik şekilde.
Gandi Kemal sevinedursun aslında bu onun kavgası değil. Onun için başlatılmış bir girişim değil, hele hele onun başarısı hiç değil. Hükümetler devirip, hükümetler kuran Doğan Medya, AKP karşısında gücünü yitirmiş de olsa hâlâ etkin ve bir yanıyla yeni bir Amerikancı planının uygulatıcısı.
Evet, Doğan grubunun desteğiyle CHP içinde yeni bir darbe tezgahlanıyor: Kürt Darbesi.
Bu öyle bir darbe ki, sadece Kılıçdaroğlu'nun seçimlerde yakaladığı ivmeyle açıklanacak ve ona bağlanacak türden değil.
Daha seçimlerden çok önce başladı CHP'yi de bu Kürtçülük rüzgarına kaptırma sevdası.
Baykal, Tayyip'in Güneydoğu çıkarmasının hemen ardından, boynunda puşisiyle "etnik kimlik şerefimizdir" siyasetine başlamıştı ve bugün "Kürt sorunu" merkezine çekilmiş durumda.
İstanbul İl Başkanlığı merkezinde başlayan Kürtçülük
Kimler eliyle yapılıyor peki bu diye soracak olursak galiba burada bu kez Baykal mağdur. Ya da kendi kazdığı kuyuya kendi düşüyor diyebiliriz. Çünkü Kürtçülük açılımının mimarı Baykal'ın bizzat kendisi tarafından parlatılan isimlerden biri olan İstanbul İl Başkanı Gürsel Tekin.
Çarşaf açılımının da mimarı olan Gürsel Tekin, Karslı bir Kürt ve Kürtçülüğüyle "solculuğu" iç içe geçmiş isimlerden.
Seçim döneminde de Kılıçdaroğlu'nun yanında en çok sivrilen kişi. Aslında Kılıçdaroğlu'nun arkasındaki gizli el de denebilir. Ve en çok görünen, en çok konuşan isim. Hatta seçim gecesi Baykal evinde oturmuş TVden seçim sonuçlarını izliyorken, basına açıklamalarını yapan isim. Yani bu seçimleri konuşurken CHP'yi değil de, CHP İstanbul İl Örgütü'nü ve Gürsel Tekin'i konuşmak gerekiyor.
Gürsel Tekin ve Kılıçdaroğlu'nu överek Baykal'ı indirme propagandası iki koldan yürütülüyor. Bir yanda Doğan Medya, diğer yanda da Zaman gazetesi aracılığı ile Fethullahçılar tarafından.
"Baykal gitsin ve Kılıçdaroğlu ile Gürsel Tekin gelsin. Bakın o zaman CHP oylarını nasıl artıracak."
"İyi de bundan size ne" demek geliyor insanın içinden çünkü "ne Atatürkçüsünüz ne de CHP'li."
Ancak ABD bir kez düğmeye bastı ve tüm piyonlarına farklı koldan aynı propagandayı yaptırıyor.
Azılı CHP düşmanları açılımların CHP'sini destekliyor!
Örneğin, CHP'nin Güneydoğu'da neredeyse hiç denecek kadar az oy alması tüm medyaya dert oldu. Özellikle Zaman gazetesi de meseleye eğilerek CHP'nin buradaki zaaflarını gidermesini telkin etmeye başladı. Güneydoğu'da PKK'nın dışında siyasi bir hareketin artık varolmadığını kendi oy oranlarından da anlayamayan bu zevat CHP'ye akıl üzerine akıl vermeye başladılar.
Eski ülkücü yeni Fethullahçı Mümtaz'er Türköne, "Seçim bir tecrübeyse İstanbul'da uygulanan yöntemler işe yaradı. CHP geleceğini İstanbul üzerine inşa etmeli, Laiklik gerginliği yaratmadan, tersine çarşaf ve Kuran kursu açılımları ile etki menzilini karşı kutba yöneltti. Varoşlara girdi, seçkinlerin partisi hüviyetinden sıyrıldı" diyerek gazı veriyor.
Aynı gazeteden Hüseyin Gülerce de özetle "CHP halka yüzünü dönsün, inançlara saygılı laik olsun, çarşaf açılımına devam etsin, demokratik reformlarla Doğu ve Güneydoğu'da canlansın" buyuruyor.
Özellikle seçim sonrası en çok yapılan vurgu CHP'nin varoşlardaki oylarını artırdığına yönelik bir iddiaydı. Rakamlar elbette ortada. CHP'nin kıyı şeridi ve elit semtler haricinde oyunu artırdığı herhangi bir yer olmamasına rağmen "varoşlarda güçlenen CHP" yalanının tek bir amacı var. Çarşaf ve Kürt açılımlarını işe yaramış gibi göstermek. Zaten özellikle Zaman yazarları da buna vurgu yapıyor. Kürtçülük ve Şeriatçılık nereden gelirse gelsin ama gelsin!
CHP'nin imam adayı Osman Nuri Bedir %7'yi geçememiş olsa da, çarşaf açılımının başladığı Sultangazi'de AKP % 51 oy almış olsa da, medyaya göre açılımlar işe yaramıştır. CHP iktidar olmak istiyorsa açılımlara devam etmelidir.
Zaman gazetesi'nin daha 1 Nisan'da yaptığı haber şu: "CHP lideri Deniz Baykal çarşaf açılımını İstanbul'un Eyüp ilçesinde başlattı. Buradaki oy oranı yüzde 6,5 arttı. Başörtüsü ve camilerde kandil simidi dağıtan Pendik adayı Mustafa Salih Usta partisine yüzde 2 oranında oy kazandırdı. Seçim afişinde hadisi şerif kullanan Hüsamettin Ataman ise Denizli'de yüzde üçlük bir artış sağladı." Fethullahçıların yayın organı Zaman, CHP'nin açılımlarını övme işine kendini öyle kaptırmış ki ne AKP'nin bu belediyeleri kazandığını söylüyor ne de bu oyların Genç Parti'nin oyları olduğunu.
CHP'yi yeni açılımlara ve Kürtçülüğe teşvik etmeye çalışanlardan biri de Sabah gazetesinden Muharrem Sarıkaya: "Güneydoğudaki bir çok ilde % 1-2 oranında oy alan CHP, bu illerdeki insanların akrabalarının yoğun olarak yaşadığı İstanbul'da Kartal, Maltepe; Ankara'da Mamak, Yeni mahallede ciddi oy patlaması yaptı. Benzer durum Mersin, Antalya, ve İzmir'de Güneydoğu kökenli seçmenin yaşadığı yerlerde de görüldü. Bu da gösteriyor ki CHP Güneydoğu'ya yönelik yeni bir açılıma girerse karşılığını alacak, DTP'ye giden oylarının bir kısmını evine döndürecek."
Evet, iddiaya göre CHP Kürt mahallelerinden bile oy almaya başlamıştır ve böyle devam ederse Güneydoğu'daki tüm belediyeleri alması işten bile değildir!
İşin en komik tarafı da bu. CHP ile hiçbir alakası olmayan çevrelerin CHP'ye akıl vermeye, onu iktidar olmak için yönlendirmeye çalışması.
Taraf gazetesi bile bu ekibe katılmış durumda. Onların lügatinde de yeni yönelimin adı "CHP'nin normalleşmesi." Leyla İpekçi, Kılıçdaroğlu-Tekin ikilisine övgüler yağdırırken İzmirlilerin "sekter" tavrını eleştiriyor: "Gürsel Tekin ve ekibine çok iş düşüyor. CHP'nin yeni kadroları İzmirlilerin bu içe kapanmacı, homojen, ötekine var olma hakkı tanımayan, gizli faşizan profilini hayatta karşılığı olacak biçimde demokratikleştirmeyi başarırlar."
Varoşlardan yükselen etnikçilik
Kurdukları denklem basittir: CHP kötü, Kılıçdaroğlu ve Tekin iyi. Ancak bu kötülüğün ve iyiliğin kıstasları hiç de bizim tartıştığımız eksende yürümüyor.
Yıllardır Atatürkçüler olarak CHP'yi eleştiriyoruz. Ama sadece iktidar olamadığı için değil, Altı Ok'u reddettiği ve ideolojik olarak oradan oraya yalpaladığı, kimliksiz, duruşsuz bir parti olduğu için.
Türkiye'nin sahil şeridine kilitlendiği, kırsaldan, varoştan halktan tamamen koptuğu için eleştiriyoruz.
Milliyetçiliği bıraktığı, devletçiliği, halkçılığı elinin tersiyle reddedip liberal bir parti olduğu, özelleştirmelere, IMF'ye karşı koyamadığı için eleştiriyoruz. Elbette Baykal'ı da bunun için eleştiriyoruz.
Ancak şimdi Baykal gitsin, Kılıçdaroğlu ve Tekin gelsin diyenlerin derdi bu değil. Tam tersine artık daha da batağa çekilmiş bir CHP yaratmaya çalışıyorlar.
Bunu yaparken de CHP'nin çevre ve varoşlardan oy aldığını artık halka yöneldiğini bunun da birebir Gürsel Tekin'in başarısı olduğunu yutturmaya çalışıyorlar.
Taraf'tan Rasim Ozan Kütahyalı: "Yurttaşla birebir temas halinde, ilçe ilçe kasaba kasaba kasaba, mahalle mahalle gezerek emekten ve yoksuldan yana bir siyaset"ten bahsediyor.
Gürsel Tekin'in "ağır abi" tavırlarıyla, halkın içindenmiş görüntüsü yaratmaya çalışması, bürokrat tipli siyasetçi anlayışının dışında "tüccar" tavrı birilerine hoş görünüyor olabilir ancak bu halkla temasın değil halk dalkavukluğunun yeni bir biçimi. AKP o zaman en halkçı parti! Öyle ya AKP'li vekiller çok daha halktan görünüyor. Tayyip değil mi vatandaşın sofrasına oturup zaman zaman onun ekmeğini bölüşen.
Hatta bu ikilinin çok daha "sol" bir görüntü çizdiği iddiaları da Doğan'ın solcu gazetesi Radikal'den geliyor. Müthiş ikili, hem halkçı, hem de solcu.
Basının dediğine göre CHP ile halk arasında, varoşlar arasında bir köprü kurulmuş da bizim haberimiz yok!
Tekin ve Kılıçdaroğlu'nu kahraman yapan etnik kökenleri
Gürsel Tekin'i CHP'nin Tayyip Erdoğan'ı yapanlar, Kılıçdaroğlu için Türkiye'nin Karaoğlan'ı diyenler CHP dışından CHP içine doğru coşkulu bir "dönüşüm" havası başlattılar.
Bu öyle bir dönüşüm ki belki CHP'yi iktidara taşıyacak, CHP'den yeni bir AKP yaratabilecek bir dönüşüm. Biz bunu destekleyemiyoruz çünkü bu bizim anladığımız anlamda bir dönüşüm değil.
Yeni ekip CHP'yi Altı Oktan daha da uzaklaştıracak, onu daha da liberalleştirip Kürtçüleştirecek bir dönüşüme sokuyor.
Parlayan isimler:
Gürsel Tekin, Karslı bir Kürt.
Kemal Kılıçdaroğlu, Tuncelili bir Kürt.
Murat Karayalçın, Kürtçülüğün bayraktarı!
Etnik kökenleri bizi hiç de ilgilendirmiyor ancak bu isimlerin parlama nedeni maalesef etnik kökenleri ve Kürtçülüğe yaktıkları yeşil ışık.
TV ekranlarından konuşan Kılıçdaroğlu "Kürt açılımı yapacak mısınız?" sorusuna "Kürtler konuşsunlar ne açılım istiyorlarsa söylesinler yapalım" diye cevap veriyor. Diyarbakır'a gidip açılım yapmaktan bile bahsediyor.
Obama'nın gelişinin ardından da hemen Baykal'la görüşerek Kurultay talebinde bulunarak "liderlik talebim yok, arkanızdayım ama yeni yönetim kurulsun" diyor.
Ve CHP, 11 Nisan'da parti meclisi toplantısında Kurultay'a gitme kararı alıyor.
Yeni yönetim kurulacak. Konuşulan Kılıçdaroğlu'nun MYK'ya alınması, Karayalçın'ın CHP içinde aktif göreve getirilmesi hatta başdanışman olması.
Ancak Doğan Medya'nın da Fethullahçıların da hedefi çok daha büyük.
Reha Muhtar "Tayyip Bey yanlısı yandaş basın bile Kılıçdaroğlu gelsin, ortalık renklensin diye davul çalıyor, CHP'den hala ses seda yok. CHP bu seçimde kaybetti ama Kılıçdaroğlu gelirse iş değişir" diyerek süreci hızlandırmaya çalışıyor.
İlk Kurultay için hedeflenen Baykal'ın düşürülüp, Kılıçdaroğlu'nun genel başkanlığa, Gürsel Tekin'in de yardımcılığa getirilip, Karayalçın'ın başdanışman yapılması ve parti içinde yeni bir ayıklamayla Kürtlerin aktif hale getirilmesidir.
Bu seçimlerde bazı yerlerde PKK'ya yakın isimlerin CHP'den aday yapıldığı düşünülürse değişim çok yakında ve bunun adı tam bir Kürt darbesi.
Öyle ki özellikle Taraf gazetesi başta olmak üzere yeni ikiliyi tutanların en önemli tezi de bunların Baykal gibi Ergenekon'un avukatlığını yapmıyor oluşu. "Gürsel Tekin, Kürt'tür ve Kürt meselesine de duyarlıdır" diyen Sabah yazarı Mahmut Övür, Taraf'a verdiği röportajda "Şimdi çok açıktan söyleyemiyorlar ama Tekin çetelere karşıdır, Baykal'ın tepkisini çekmek istemiyor ama Ergenekon'a onun gibi bakmıyor" demeye getiriyor.
Yani yeni ekip aynı zamanda AKP'nin tezgahının da destekleyicisi ve belki de PKK'yla mücadele etmiş paşaların yargılanmasını isteyecek kadar da Ordu düşmanı. Bunu zaman gösterecek.
Baykal "etnik kimlik" havuzunda boğulacak
Kısacası "vah Baykal" demekten kendimizi alamıyoruz. Kendi açtığı Kürtçülük çukurunun içine kendi düştü.
Baykal seçimlerin ardından "AKP, DTP ile benzeşerek, DTP ile kaynaşarak, devletin hizmet ve yatırım olanaklarını kullanarak DTP'yi etkisizleştirmeye çalıştı ama insanlar bu aldatmacayı itti" diyerek AKP'yi eleştiriyordu. Ancak bu Kürtçülük yarışının içinde CHP de vardı. Parti programını bile "etnik kimlik şerefimizdir" söylemi üzerinden değiştiren Baykal "etnik kimlik" havuzunda boğulmak üzere. Baykal'a acıyacak değiliz ancak görünen o ki bu havuzda asıl boğulmak istenen Türk milleti.
"Baykal gitsin, Baykal gitsin" diye çırpınan Atatürkçüleri artık çok daha tehlikeli bir dönem bekliyor. "Baykal nasıl olsa koltuğunu kimseye terk etmez" diye de düşünmesinler Amerika düğmeye bastığı an Baykal o koltuğu bu Kürtçü ekibe devretmek zorundadır.
CHP bu işten başarıyla çıkabilir mi peki?
Elbette çıkabilir. Çünkü bundan sonra bir yedek olarak tutulacaktır.
İktidar olamaz mı? Elbette olabilir, elbette varoşlardan da oy alabilir.
AKP nasıl alabildiyse, nasıl bir dilenci ekonomisi sistemi kurduysa, nasıl popülist bir söylem geliştirdiyse CHP'de yapabilir.
Ancak bunun adı ne halkçılık ne de Atatürkçülük olur. Gürsel Tekin çizmeleri giyip varoşlara gider gitmesine-söylendiğine göre 38 bin 600 km yol katetmişler Kılıçdaroğlu'yla - ancak "yeni halkçı" CHP, ne özelleştirmelere karşı çıkar, ne IMF'ye ne de Amerika'ya. Varoşlardaki çaresiz vatandaş da bu kez CHP'ye oy vermiş olur belki ama kaderi baki kalır.
Kürtçülüğün önünü açacak tüm söylemlerle DTP'ye yeni bir düşman kardeş gelmiş olur o kadar. Bugün AKP nasıl DTP ile rekabet ederek bir yandan Kürtçe kanalla, Barzani, Talabani dalkavukluğuyla Kürtçülüğü geliştiriyorsa bunun destekçilerinden biri de CHP olur.
Atatürk'ün kemiklerini sızlatan çizgi yani.
Ömrü Kürt isyanlarıyla mücadele etmekle geçmiş, laikliği kabul ettirebilmek için her türlü tehlikeyi göze almış, kadını esaretten kurtarmış Atatürk'ün kurmuş olduğu parti Kürtçülüğün ve çarşafın esareti altında.
Doğan Medya'nın, Fethullahçıların "açılım! açılım! açılım!" çığlıkları etrafında Kürtçüler tarafından kuşatılmış olarak!
Gerçekten vah Baykal diyoruz, yazık olacak.
http://www.turksolu.org/sehit/secmechp1.htm adresinden alıntıdır
21 Nisan 2010 Çarşamba
Komşularla Sıfır Sorun (!)
Komşusuz 23 Nisan
TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı nedeniyle dünya çocuklarını Meclis’te kabul etti. 41 ülkeden çocukların yer aldığı kabulde bazı komşu ülkeler ile İsrail yoktu.
TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin, bu ülkelerin neden gelmediği sorumuza, “Davetli olsalardı gelirlerdi. Biz her yıl farklı ülkeleri davet ediyoruz. Ancak KKTC, Azerbaycan, Irak listemizde her zaman var. Bunlar dışındaki ülkeleri değiştirerek çağırıyoruz” dedi. Davetli listesinde İsrail’in bulunmamasının ‘başka bir anlamı’ olmadığını belirten Şahin, TRT olarak İsrail ile ilişkilerinin son derece iyi olduğunu vurguladı. Finlandiya’nın volkanik patlama nedeniyle katılamadığı kutlamalarda Filistin de davetliydi. Şahin, "820 öğrenci 200 civarında grup lideri, 33 gazeteci, 30 tercüman ile 1100 civarında konuğumuz var" dedi.
Başkan Şahin, çocukları kabulünde kendi dillerinde ‘hoşgeldiniz’ dedi. Çocuklar, ülkelerine özgü hediyeler sunarken, Meksika, ünlü tekilasından bir şişeyi başkana hediye etti. Başkan Şahin, Kazaklar’ın kaftanını, Hindistan’ın Pagadi’sini; Ukrayna’nın çiçekli şapkasını giyerek moral buldu.
Kabulün ardından gazetecilerin sorularını yanıtlayan Şahin, “Moral buldum. Çocuklardan aldığım enerjiyle oturumları daha rahat yönetebilirim” dedi. Milletvekillerinin Anayasa değişiklik teklifi mesaisinin uzunluğundan şikayet ettiklerinin anımsatılması üzerine ise çalışma saatlerine genel kurulun karar verdiğini, başkan olarak bu karara uymak zorunda olduğunu belirtti (Hürriyet).
20 Nisan 2010 Salı
26 Mart 2010 Cuma
Tüzmen görevi ‘mesajlı’ devretti

(...) AKP yapısında hiç beklenmeyen bir çatlak meydana geldi. AKP’nin en sağlıklı gözüken sportmen Genel Başkan Yardımcısı Kürşat Tüzmen, “sağlık” bahane ederek görevinden ayrıldı. Oysa görevi Adana Milletvekili Ömer Çelik’e devrederken ona çektiği el ense gayet sağlıklıydı. Yaptığı konuşmada da rahatsızlığının –söyleminin aksine- fiziki değil siyasi olduğunu belli etti.
İçerik Kaynak: gazeteci.tv
15 Mart 2010 Pazartesi
5 Parçacılar !
II. KÖRFEZ SAVAŞININ PETRO-POLİTİK ANLAMI VE TÜRKİYE’YE ETKİSİ
(…)
Ya Irak ve İran’daki yönetimlerin değiştirilmesi ile ya da Fuller ve Lesser (2000) ve Stratfor (2002)’de ip uçları olduğu gibi Irak ve İran’ın kuzeyinin bölünmesi ile gerçekleşebilir.
ABD tarafından Kürt devletinin olmazsa olmaz koşul olarak ileri sürülmesi, Kürt kartının güneybatı İran’da masaya konma amacını gün gibi ortaya koymaktadır. İran petrol ve doğal gaz sahaları körfezin batı kıyısında ve Irak sınırında yer alır. Saddam’ın 1980 yılında İran’ın petrol sahaları üzerinden atılabilmesi olanaklı kılacağı içindir. Bu saldırı ABD şirketlerince desteklenmiştir. Çünkü İran devrimi ile şirketler ellerinden çıkan İran petrollerine Saddam’ın el koyması ABD şirketlerinin çıkarı doğrultusunda bir gelişme idi. Oysa, günümüzde ABD kontrolündeki “Kürt Devletinin” bu bölgeye sözde etnik nedenler ile uzanması, ABD’nin yeni açık stratejisidir. Zira bu bölgede “Kürdistan ve Luristan” gibi Kürtler, Lurlar ve Bahtiyariler’den oluşan etnik gruplar, kuzeybatı İran, Kuzeydoğu Irak petrol ekseni üzerinde yaşayan halklardır. Bu halkların İran ve Irak’tan ayrılma gibi tarihsel kökenli talepleri vardır. Bu talepler, yeni Wilson prensiplerine göre “demokratik ve bağımsız” devletler olarak petrol şirketlerine bağlanması senaryosu olduğu aşikardır.
Bu senaryoda kuzeydoğu Irak ve batı İran’daki petrol bölgelerinin Kürtler yönetiminde oluşturulacak bir devlet ile yatakların güneyine Körfeze doğru uzanan devamında ise Şii olmasına karşılık etnik olarak İran’lı olmayan ve merkezi yönetimden tarih boyunca bağımsızlık talepleri olan Lurlar ve Bahtiyarilerin oluşturacağı bir devlet projesi yer almaktadır. Yeni Wilson’culuğun Irak’ı ve İran’ın petrol bölgelerini kontrol altına alma hedefini Kürdistan ve Luristan devletlerinin kurulması ile gerçekleştirileceği bu savaşın amaçlarından biridir.
Kendilerini terörist örgütler listesine alan ABD yönetiminin “tavrını anlayamayan” KADEK yöneticileri ABD’ye Barzani-Talabani bırakın devlet, parti bile oluşturamayacağı, ancak aşiret olduklarını söyleyerek Kürt Kartını ancak kendileri ile oynayabileceklerine ikna etmeye çalışmaktadırlar. KADEK sözcüleri Türk ordusunun kuzey Irak’a girmesine Barzani-Talabani ikilisi gibi tavır almamakta tam tersi Türk ordusunun bölgede zaten var olduğunu, yeni kuvvetler girerse KADEK’lilere saldırmadıkça Türk ordusu ile savaşmayacaklarını ifade ederek Barzani-Talabani ikilisinden çok farklı bir söylem ileri sürmektedirler. Eğer Türk ordusu kuzey Irak’ta KADEK’lilere saldırırsa KADEK’liler Türkiye’ye geçerek Türkiye’de mücadele edecekleri tehdidini yapmaktadırlar. Bunun anlamı “Türkiye Kürt’leri arasında” ABD destekli Barzani-Talabani ikilisinin sözünün geçmesinden çekinen KADEK sözcüleri bu etkiden çok rahatsız olduğunu ifade ederek Türkiye’de kendilerinin etkili olduğunu ABD’ye göstermek istemektedirler. Meclisteki teskere oylamasında belli bir kesimin oyu Türk ordusunun kuzey Irak’a girmesine hayır oyudur, yoksa ABD’nin Türkiye’de konuşlanmasına karşı değildir.
Türkiye’nin kuzey Irak’a girmesine karşı çıkan ABD, Barzani-Talabani’yi öne çıkartarak Türkiye’nin kuzey Irak’a girmesini engellemeye çalışmaktadır. Bu senaryonun başka bir aşaması ise Türk ordusunun kuzey Irak yerine kuzey İran’a diğer bir ifade ile güney Azerbaycan’a girerek kuzey Azerbaycan ile birleştirilmesi projesine Türkiye hazırlanmaktadır (Fuller ve Lesser, 2000). Musaddık’ın millileştirdiği İran petrollerinin güney İran ve kuzey İran olarak güneyde Kürdistan-Luristan, kuzeyde büyük Azerbaycan projesi çok uzak bir senaryo değildir. Bu senaryonun İran’ın başında Demokles’in kılıcı gibi sallanması İran’ın demokratikleştirilerek bütünlüğünü koruyarak petrol şirketlerinin istediği kalıcı imtiyazı vermesine zorlamaktadır.
(…)
II. Körfez Savaşı küresel para sermayenin küresel petrol sanayi ve Amerikan savaş sanayinin dünyayı yeniden biçimlendirebilmesi stratejisinin başlangıcıdır. Bu başka ifade ile teorik olarak tartışılan yeni dünya düzeninin hayata geçirilmeye başlanılmasıdır (s. 155-157).
YENİ WİLSON’CULUK
(…) Kriz sürecinde ABD’nin kullanacağı açık görülen yeni Wilsonculuk yani Kürt kartı, savaşı İran, Türkiye, Suriye ve Kafkasya’ya yayacak tehlikeli bir çıkmaza girecek gibidir. Gerçekte ABD’nin Orta Doğu, İran ve Hazar çevresi petrol bölgelerinin yeniden düzenlenmesi amacına hizmet edebilecek bir araç olarak 1980’lerde ileri sürülen yeni Wilsonculuk “5 parçacılık” diye isimlendirilen Irak, Türkiye, İran, Suriye, Ermenistan Kürtlerinin birleştirilmesi stratejisi tüm Kürt hareketlerinin nihai hedefi olarak saklı tutulmaktadır. Kürt hareketlerinin “demokratik haklar” gibi asgari hedeflerinin arkasında, azami hedefleri “5 parçacılık” yatar. Bu özellikle petrol rezervlerine sahip ülkelerde destabilizasyon amacıyla Kürt kartının kullanılması için ileri sürülmüş bir stratejidir.
Bu durumda savaşın Irak’tan sonra İran’a taşınması aşikar görülmektedir. Bu süreç, Almanya-Rusya ittifakı ile Amerika’yı direkt karşı karşıya getirir.
(…) ABD açısından, imparatorluğunu kurabilmesi için bu düzenlemeyi askeri, politik veya ekonomik araçları kullanarak yapması zorunludur veya süper güç olmaya elveda demelidir. Avrupa ve Amerika’yı karşı karşıya getiren Orta Doğu-Hazar çanağı çevresi dışında diğer petrol çanağı Nijerya bölgesidir. (…) Bu rezervleri kontrol, Hazar çanağını kontrol kadar olmasa bile öne çıkan yeni bir savaş alanı olacaktır (s. 173-174).
Kaynak: Üşümezsoy, Şener-Şen, Şamil. Yeni Dünya Petrol Düzeni ve Körfez Savaşları, İnkılap Kitapevi, İstanbul, 2003.
(Not: Okurken, kitabın yayınlandığı 2003 yılını dikkate alın.)
11 Mart 2010 Perşembe
"İki Alt Başlık Arasındaki Tezatı Bulmaca..."
(Not: Karakterler sonradan koyultulmuştur.)
T.C. Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığı 2010/66 nolu iddianameden bir paragraf :
" Dosyanın içeriğinin incelenmesinde; "3. Ordu Komutanı Org. Saldıray Berk ile ilgili değerlendirme, doç x" isimli dosyada aynen; "Erzincan ve civarındaki alevi köyleri özel olarak ilgilenmekte, bu köylerin ihtiyaçlarının giderilmesi için Ordunun imkanlarını kullanmaktadır. Yaptığı yardımlar nedeniyle alevi köyleri ve^ dedeler tarafından sevilmekte, dedeler tarafından kendisine takdir beratları verilmektedir" şeklinde bilgilerin bulunduğu, "
(Bu da AA 'nın 11 Mart 2010 tarihli haberi...)
OKÇULAR KÖYÜ -AA- Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, depremden etkilenen Okçular Köyü'nde incelemelerde bulundu. Erdoğan, "Ramazan Bayramı'na kadar konut sorununu çözeceğimize inanıyorum" dedi.
Erdoğan, depremden etkilenen Okçular Köyü'nde vatandaşlara hitap etti.
Hayatlarını kaybedenlere Allah'tan rahmet, yaralan anlara geçmiş olsun dileğinde bulunan Başbakan Erdoğan, şöyle konuştu:
"41 vatandaşı kaybetmenin üzüntüsü, hüznü içindeyiz. Bizler, ölenle ölünmeyeceğini bilenlerdeniz. Fakat, bundan sonrasını nasıl planlayacağız, bundan sonra nasıl adım atacağız, hükümet olarak bu konuda çalışmalar yaptık. Depremin meydana gelmesinin ardından Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, ilgili bakan ve milletvekilleri ve belediye başka nlarını deprem bölgesine gönderdik. Kolordu Komutanlığımız bütün imkanlarıyla seferber oldu. İlk andan itibaren sahra çadırıyla mobil mutfağıyla desteklerini verdiler. Kızılay ve Deniz Feneri de ellerinden gelen desteği verdiler. Hepsine teşekkür ediyorum. Ramazan Bayramı'na kadar hem konut hem de ahır olmak üzere yeni bir yapılandırmaya gideceğiz.
Yeni konutların zemin etütleri yapıldıktan sonra inşa edilecek, ilgili kurumlar çalışmalarını sürdürmeye devam edecek. Ramazan Bayramı'na kadar konut sorununu çözeceğimize inanıyorum. Ele ele vereceğiz, omuz omuza vereceğiz. Acılar paylaştıkça azalır, sevgiler paylaştıkça büyük bundan hareketle gerekenleri yapacağız."
Çadırları ziyaret ederek, çocukları seven ve kadınlarla konuşan Erdoğan, "En kısa zamanda konut, okul ve ahır sorunlarını çözeceğiz" dedi.
Başbakan Erdoğan, taziye çadırını da ziyaret ederek, ölenlerin yakınlarına başsağlığı diledi.
Yoğun güvenlik önlemleri alınan köyde, jandarma ve başbakanlı k korumaları güvenliği sağladı.
Başbakan Erdoğan'ın çadırları ziyaretine 8. Kolordu Komutanı Korgeneral Mustafa Korkut Özaslan eşlik etti.
Çadırlardaki kadınların teşekkür ederek, "Depremin ilk anından itibaren yardımımıza koştular, destek oldular" demeleri üzerine Erdoğan, "Yaptığınız yardım ve kurtarma hizmetlerinden dolayı size teşekkür ediyorum" dedi ve 8. Kolordu Komutanı Korgeneral Mustafa Korkut Özaslan'ı sarılarak öptü.
1 Mart 2010 Pazartesi
Hangi Dünya Düzeni?
Okura ilksöz
Ekranda kuklalar! Her biri ellerine verilmiş senaryoları başarıyla oynuyorlar.. Bazısı bilerek bazısı habersiz yüzyılın oyununu sahneliyorlar…
Atlantik ötesinde kurgulanan bir oyunun kötü beceriksiz oyuncuları bunlar… Ağızlarındaki sözcükler birbirinin aynı.. Kullandıkları kelime haznesi çok dar… Üstlerinde eğreti bir bilmişlik.. ‘Değişim, Açılım, Demokrasi, Özgürlük, Hak Hukuk’ filan diyorlar… Sanki hep verili bir metni okuyorlar.. Gazeteci ve akademisyenler arasından daha çok çıkıyorlar…
Aslında onlar ikiye ayrılıyorlar.. Birkaç kuşak kentli olanlar batıyı kabe bilerek yoğrulmuşlar, kolejlerden çıkıp Avrupa ya da Amerika’nın yolunu tutmuşlar. Attila Agabeyin (İlhan) deyişiyle, saatlerini hep batıya ayarlamışlar. Hem Atatürkçü , hem hürmason olabilmişler.(!). Batıdaki ‘guvernörlerine’ bağlıyken, Mustafa Kemal adını anabilmişler.. Halkı hep küçümsemişler.. Hem ‘Biz adam olmayız!’ demişler, hem solculuktan bahsetmişler (!) Azınlık kültürüne kendilerini daha yakın hissetmişler.. Hepsi, Türk değil, başka bir şey olmayı yeğlemişler..
İki okulu boyatıp, falanca vakfa bağış yapıp, birkaç köyde çocuk okutunca kendilerini daha ‘Atatürkçü’ hissetmişler..
Şarkılarını Kürtçe, Ermenice söyleyince ‘medenileşivermişler’!
Hergün ekranlarda ‘Türk Ulusu hiç olmadı ki!..’ , ‘Türkler etnik bir topluluk!’ ‘Türk sözü yasalardan çıkarılmalı!’ , demekteler..
Büyük Ortadoğu Projesinin öngördüğü Kürdistan hayali için Batının paralı askerleri onlar.. Kandil’de itibarla ağırlanırlar. Washington’un memurlarıdırlar. Ermenistan sınırının açılması için kraldan çok kralcıdırlar, Vakıflı köyünde Soros projeleri kapsamında Türk ve Ermeni öğrencileri kaynaştırmaya çalışırlar. 2004’de de ‘Kıbrıslı’ yaratabilmek için Türk ve Rumları ‘kaynaştırdılar! Fener Rum Patrikhanesine davet edilmek için birbirleriyle yarışırlar.
Batıyla yatıp batıyla kalktıklarından inanılmaz sorular formüle ederler.. ‘Kemalist misin Avrupalı mı?’ gibi mantık dışı soruların sahibidirler.. Gazete köşelerinden ya da televizyon programlarından acınası ve ağlanası teorilerini ifşa ederler.
Biri ‘Batının bu denli olumsuz bir imaja sahip olduğu bir ülkede, nasıl batı yanlısı politikalar izlenecek?’ diye iç çeker, bir başkası, ‘Avrupa ve ABD Kürt sorununu çözmemizi istiyor, çözeceğiz!’ diye çığlık atar, ani çarkedişiyle dikkat çeken ötekisi ‘Türkiye bölgenin Amerikası! ’ diye yazar çizer, kükrer..
Atatürk’e hakaret ve Türklüğü aşağılama konusunda diğer grupla yariş ederler....
İkinci grup kırsal kesimden gelen, tarikat ve cemaatlerin taa içinde yeralan, hilafetçi, şeriatcı söylemlerle ortada dolaşan, her türlü parasal ilişkileri beceriyle başaran, Amerika’yı kabe kabul edenlerdir. Amerika onlar için komşu kapısıdır..
Önce El Ezher’de sonra Londra ya da Utah’da eğitim görmüşlerdir.. Batı tarafından ‘öncü’ seçilmişlerdir... .
Onlar Amerikan Düşünce kuruluşlarının görevlileridir. Büyük Ortadoğu Projesini canhiraş savunurlar.. Saltanata ve hilafete büyük bir iştahla sahip çıkarlar. Aynı sırtlan iştahıyla Gazi Mustafa Kemal’e saldırırlar.. İki grup da Türk milleti ve Mustafa Kemal nefretinde birleşirler.. İki grup da batı’ya biat ederler..
İşte bu iki ihanet çetesi, basın yayının her köşesinden zehirlerini akıtırlar, tartışma programlarının vazgeçilmez konuklarıdırlar. Her gazetenin köşelerinden diş gösteren onlar.. Gerçek gazetecilerin çoğu, bu ülkenin, bu milletin tarafında olanlar, işlerinden çıkarıldılar.. Bir kısmı içeri tıkıldılar ..
Şimdi hepimiz televizyonlardan gazetelerden bu vatan ve bu millete düşman olanları izliyoruz.. Onlar batının ‘öncü güçleri’ , ‘Türkiye’nin paralanma projesini halka benimsetmekle görevliler… ‘Felakete alıştırma’ görevini üstlenmişler…
6 Eylül tarihli Zaman gazetesinde Mümtazer Türköne ‘Demokratik açılımın selameti kitleleri ikna etmekten geçiyor..’ diyor. Sonra ekliyor: ‘Kitlelerin yumuşatılması lazım!’
Türkiye’yi yönetenler sık sık ‘hazmettire hazmettire’ değişimin dayatılacağını beyan ediyor..
‘Yumuşatma’ ve ‘hazmettirme’ işleminde en büyük araç televizyonlar..
Yukarda sözettiğimiz iki grubun denetiminde Türk halkını şekillendirmek için çabalıyorlar.
Daha önce Yugoslavya’da da başarıyla denendiği üzere halkı günlük siyasetten uzaklaştırma ve sanal bir dünyaya hapsetme taktiği televizyon dizileriyle uygulanıyor. Halkın büyük çoğunluğu, özdeş karakterler bulabilecekleri dizilerde kendilerini kaybediyor.
Diziler bir nevi toplum mühendisliği yapmaya başlıyor.. Mafya dizileri, Türkiye’deki siyasi gelişmeleri anında yorumluyor ve tamamen çarpık bir manzarayı cahil beyinlere mıhlıyor..
Çocuk ve Gençlik dizilerinde Türk gençliğine satanizmden, kuantum şarlatanlığına, büyü sihir ve falcılığa kadar her türlü zehir enjekte ediliyor..
Hemen hemen tüm eğlence, yarışma ve dedikodu programları Türk halkına aşağılık kompleksi aşılıyor.. Bu programların hemen hepsinde halkın zekasına hakaret ediliyor!
Eğitim düzeyi yüksek olanlar için farklı uyku hapları ekranlara geliyor. Hemen hepsi Amerikan formatlı haber, müzik, yarışma, eğlence programlarıyla halk, ‘çaktırmadan’ ‘yumuşatılıyor’ ve ‘hazmettiriliyor’! .
Gençlerin sevgilisi , ünlü bir televizyon şahsiyeti, programını Obama’nın başkan oluşunu alkışlayarak açıyor..
Ünlü ve çok sevilen sanatçılarımız Kürtçe ve Ermenice şarkılar öğrenip ortalığa fırlıyor.
Tarihsel gerçekleri çarpıtan yazar, çizer, filmci şüreka, batının takdirine mazhar oluyor hergün daha büyük yalanlar söylüyorlar. Söyledikleri yalanlar batı’da ödüllendiriliyor!
Bütün bunlara rağmen Türk halkı ‘yumuşatılamıyor’ ve sahnelenen oyunu ‘hazmetmiyor’!
İşte sıkıntı budur! O nedenle hedefe gençlik, hatta çocuklar oturtulmuştur. Artık ilkokullarda söylenen andlar bile yasak olmuştur..
Anaokullarında başlatılan şekillendirme operasyonu, üniversitede devam etmekte, son darbeyi Erasmus eğitimi vurmaktadır. Öncü bir güç böyle yetişmekte , kendi ülkesine değil, ‘batıya bağımlı birey’ler, hayatın her alanında boy göstermektedirler..
Yapılan planlara göre ‘AB uyum yasaları’ kezzabı Türkiyeyi ‘yumuşatacak’, halk ‘açılımları hazmedecek’ ve en geç 2015 de Türkiye ‘halledilmiş’ olacaktı! Hesap buydu!
Bu değişim ve açılım operasyonu medya aracılığıyla halka yayılacaktı.. televizyonlarda ‘Türkçe bakışlı’ kimse bırakılmayacaktı…
Şu anda Türkiye’deki tüm kanalların başında Amerikalı Avrupalı ‘uzmanlar’ var.
Diğer ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de medya bombardımanını yönetiyorlar.
10 yıl içinde millet yarışmacı ve izleyici haline getirildi.. … Zehirli bir toplum projesi halkın direnme gücünü sınıyor..
Batının ‘halledilme’ sürecinde gördüğü Türkiye, tıpkı Yugoslavya gibi, uzun zamandır basın yayın araçlarıyla bombalanıyor. Bilgi kirliliği ile zehirleniyor. Tüm kutsal değerleri ayaklar altına alınıyor. Ve içimizdeki yeni dünya memurları sinsice bu süreci izleyip sırıtıyor.
Ama tüm bu bombardımana rağmen halk pes etmiyor.. Sağduyuyu elden bırakmıyor.. Edilgen bir direnç gösteriyor.. Yakında bu sinsi saldırıya karşı savaş açacak!.
Uzun zaömandır sabrımız deneniyor.. Hergün, binlerce yılın şanını taşıyan bu milletin, parçalara ayrılma planlarıyla yüzyüze geliyoruz.. . Hergün ‘demokrasi hak hukuk özgürlükler’ adı altında ‘AÇILIN; SAÇILIN; DEĞİŞİN!’ diyenleri dinliyoruz.. Sık sık terörü öven birileri, Apo afişleriyle beyaz camda karşımıza geçiyor, sık sık yurdun bir köşesinde şehit düşen kahramanların kalkan cenazelerini izliyoruz.
Eş zamanlı olarak sürekli fakirleşiyoruz…
Tüm bunların toplum ruhundaki tezahürü çöküntü, bıkkınlık, bunalımdır…’Ne olacaksa olsun artık!’ duygusunun yaygınlaşmasıdır.. Genel geçer bilgi böyle.. Gelgelelim Türkiye bu bilgiyi doğrulamıyor. Ne zaman büyük zorluklarla karşılaşsa diriliyor, birleşiyor.. İşte korktukları budur…
Yukarıda özetlediğimiz tarzdaki bombardıman daha basit formlarda 100 yıl önce de vardı. Mütareke aydınları, ecnebiye kalplerinden ve ceplerinden bağlı olanlar, kendini batılı, milletini hayvan diye niteleyenler bu topraklarda hep varoldular. Ama toplumun geri kalanı, ezici çoğunluğu, tarihte de örneği olduğu üzere, üzerindeki baskı arttıkça güçlenmiş, direnci artmış ve sonunda baskıcıların suratına şiddetli bir şamar atmıştır...
Bu diyalektiği anlamayan 7 düvelin Batısı, Kurtuluş savaşını o nedenle ‘Türk mucizesi’ olarak nitelemişlerdir. Bu millet, en ince ayrıntısına kadar planlanmış, 200 yıla yayılarak uygulanmış Batı saldırısını göğüslemekle kalmamış, tüm mazlum milletlere kurtuluş rüzgarı yaymıştır…
Batı Türk milletinden boşuna nefret etmiyor.. Tarihin çeşitli dönemlerinde tüm planlarını defalarca alt üst eden başka bir millet yok… Ve bundan böyle de sürprizler devam edecek…
Halkını binbir etnik gruba bölmeye çalışsalar da, Allah’la aldatmak için uğraşsalar, sahte dinleri dayatsalar da, beyaz camdan uyku hapları, zehirli iğneler fırlatsalar da, ‘aydın’ kisveli deccalları besleseler de, Türk milleti ‘mucize’ bir millettir..Çok yakında bir mucizeyi daha, hainlerin suratına geçirecektir!
Okura ikinci söz
Mayıs 2008’de TRT ile ilişiğim kesildikten sonra yaklaşık 7-8 ay Sınırlar Arasında’ya bir kanal aradım... Aklınıza gelebilecek hemen her televizyon şahsiyetine bir şekilde haber yolladım. Bazılarıyla konuştum.. Tahmin edebileceğiniz gibi hiçbirinden olumlu sonuç çıkmadı. Kimisi ‘Kriz var’ dedi, kimisi ‘Bir bakalım’ dedi ve yokoldu. Bazıları ‘aşırı uç’ olduğumu söylemiş, üstelik bunu söyleyenler mangalda kül bırakmayanların önde gidenlerinden..
Beni davet eden birkaç ulusal kanal ise, Sınırlar Arasında gibi yurt dışında çekilecek pahalı bir programa ayıracak bütçeden yoksundular.. Bu bütçeyi bulabilmek için bize iltifatlarını esirgemeyen ulusal işadamlarımıza da başvurduk.. Önce büyük ilgi gösterdiler, sonra sanırım birileri gözlerini korkuttu, vazgeçtiler… Canları sağolsun..
Bu arada izleyicilerimin desteği beni hiç yalnız bırakmadı.. Mektuplar mesajlar, telefonlar hiç susmadı… Programa katkı için cüzi maaşını yollamaya kalkanlar bile oldu.. Sonunda Ocak 2009da kendi maddi olanaklarımla, Sınırlar Arasında gibi bir program değil ama Dünya Düzeni adlı masa başı bir programı Avrasya tv’de yapmaya karar verdim.
İzleyicilerimin bir kısmı sadece uyduda ve digitürkde yeralan ART’yi izleyebiliyor, bazıları da neden ulusal çapta karasal yayın yapan büyük bir kanalda çalışmadığımı soruyordu… Anlaşılan büyük bir çoğunluk Türkiye’de birçok kurum gibi televizyonların da işgal altında olduğunu bilmiyordu..
Bugün büyük kanalların hemen hepsinin başında yabancı özellikle Amerikalı ‘uzman’lar görev yapmakta. Türk olanlar da, öyle seçiliyorlar ki, kraldan çok kralcı, Amerikalılardan çok Amerikalılar, hatta onlara rahmet okuturlar.. Yani büyük kanallar, büyük gazeteler, Türkiye’nin tarafında olan gazetecilere televizyonculara kapalıdır…
O nedenle bana yarı kızgın ‘Siz de saklanır gibisiniz..!’ ‘Neden büyük bir kanalda işinizi yapmak için falan falana başvurmuyorsunuz!’ ‘Ortaya çıksanıza, 7 program sonrası tatile girdiniz’ diyenlere her yolu denediğimi söylemek isterim. Ayrıca maddi zorlukların bizi durdurduğunu bir kez daha hatırlatırım.. Ve tüm bunlara rağmen bir yolunu bulup ekranlardan kavuşacağımızı müjdelerim..
2009 yılı yabancı güçlerin ve içerdeki işbirlikçilerinin, gemi azıya aldığı ve bunu açıkca ilan ettiği yıldır.. 2009 tarihe bu şekilde geçecektir.. Şubat ile Haziran 2009 arasında, Avrasya televizyonu ekranlarından sizlerle buluştuğum Dünya Düzeni adlı programın bölümlerinin bu tarihsel döneme tanıklık eden programlar olduğunu düşünüyorum. O nedenle bu programların genişletilmiş metinlerini sizlerle paylaşmak istedim. Beni yalnız bırakmadığınız, desteğinizi esirgemediğiniz ve her yaptığım işi geniş kitlelere yaymak konusundaki katkılarınız için, hepinize teşekkür ederim.
Eylül 2009
Orhaniye
kaynak:
17 Şubat 2010 Çarşamba
MAHKEME KOLİDORLARINDA KOPAN VE TÜRKİYEYİ SARSAN HUKUK FIRTINASININ NEDENİ ...

MAHKEME KOLİDORLARINDA KOPAN VE TÜRKİYEYİ SARSAN HUKUK FIRTINASININ NEDENİ ...
3. Ordu Komutanı
Saldıray Berk 1948 yılında Erzurum'da doğdu. Berk, 1968 yılında Kara Harp Okulundan, 1969 yılında Topçu ve Füze Okulundan mezun oldu.
1976 yılına kadar Kara Kuvvetlerine bağlı çeşitli topçu birliklerinde ileri gözetleyici subaylığı ile takım ve bölük komutanlığı yapan Korgeneral Berk, 1978 yılında Kara Harp Akademisinden mezun oldu; ardından kurmay subay olarak; 39'uncu Piyade Tümen Lojistik Şube Müdürlüğü ile Harekat Eğitim Şube Müdürlüğü, Kara Harp Okulu Öğretim üyeliği, Kara Kuvvetleri Komutanlığı Personel Daire Plan Subaylığı, Moskova Kara Ataşeliği, Kara Kuvvetleri Komutanlığı Personel Daire Yönetim Şube Müdürlüğü ve 9'uncu Piyade Tümen Topçu Alay Komutanlığı görevlerini yürüttü.
Berk, 1995 yılında tuğgeneralliğe terfi ederek, tuğgeneral rütbesi ile 2'nci Ordu Komutanlığı Harekat Kurmay Yarbaşkanlığı, Bakü Silahlı Kuvvetler Ataşeliği ve 1'inci Piyade Tugay Komutanlığı görevlerinde bulundu. 1999 yılında tümgeneralliğe terfi eden Berk, tümgeneral rütbesi ile Kara Kuvvetleri Komutanlığı Denetleme ve Değerlendirme Başkan Yardımcılığı, Genelkurmay Personel Daire Başkanlığı ve 23'üncü Jandarma Sınır Tümen Komutanlığı görevlerini yürüttü. 2003 yılında korgeneralliğe terfi eden Berk, korgeneral rütbesi ile Genelkurmay Personel Başkanlığı ve 4'üncü Kolordu Komutanlığı görevlerinde bulundu. 30 Ağustos 2007 tarihinden geçerli olarak orgeneralliğe terfi eden Saldıray Berk, 3'üncü Ordu Komutanlığı'na atandı.
Betül Reyhan Berk ile evli olan Korgeneral Saldıray Berk'in iki çocuğu bulunuyor.
Berk, Rusça biliyor.
Ve benim bildiğim kadarıyla ilaveler ...Babasını erken kaybetti.Annesi Saldıray Berk ile yaşı kendisine yakın abisi yada kardeşi olan Yıldıray Berk'le beraber tek başına büyütürken büyük fedakarlık gösterdi.Harp okulunda birlikte okurlarken diğer öğrencileride aynı şevkatle sahiplenen anneleri onların okudukları dönem arkadaşları tarafından minnetle anılmaktadır.Fazlası ile vatansever son derece titiz , imrenilen parlak zekalı ve ahlaklı olarak bilinirlerdi.Onları yakınan tanıma fırsatı bulmuş bir dönem arkadaşlarının ifadesi ile"ÜSTÜN AHLAKLI ,FEDAKAR BİR TÜRK ANNESİNİ YETİŞTİRDİĞİ VATANSEVER ÖRNEK TÜRK ASKERİDİR"
İŞTE HUKUKİ CENAHTA KOPAN KAVGANIN SEBEBİ...BU TÜRK ASKERİNİ ERGENEKON TORBASININ İÇİNE ATMAK...VEYA ATAMAMAK...
HAPSE ATILANLAR , İNTAHAR EDENLER , ŞEREFİNE OLMADIK İFTİRALAR ATILAN V.S.
GENEL ENERJİ YE LONDRA SORGUSU VE CUKUROVA MEDYA GRUBUNUN YAYIN POLİTİKASI

BİR HABER .....
Genel Enerji'ye 1,16 milyon sterlin para cezası
16 Subat 2010 17:20
"İngiliz Finansal Hizmetler İdaresi (FSA), piyasa istismarı yaptıkları gerekçesiyle Genel Enerji'nin üç üst düzey yöneticisine toplam 1,16 milyon sterlin ...
Genel Enerji Üst Yöneticisi (CEO) Mehmet Sepil'in, Londra borsasında işlem gören Heritage Oil Plc (Heritage) hisseleri ile ilgili alım satım işlemlerinde ''içerden bilgi aldığı ve piyasa istismarı yaptığı gerekçesiyle'' 967,005 sterlinlik para cezasına çarptırıldığı bildirildi. Bu rakamın, ''piyasa istismarı'' konusunda FSA'nın bir kişiye verdiği en yüksek para cezası olduğuna da dikkat çekildi. Açıklamada, aynı gerekçeyle şirketin diğer iki yöneticisi Murat Özgül ve Levent Akça'ya da sırasıyla 105,240 ila 94,062 sterlinlik para cezası verildiği belirtildi.
FSA'in İcra Kurulunun yöneticisi Margaret Cole'un ifadelerine de yer verilen açıklamada, Cole'un ''Bu cezalar, yapılan soruşturmanın ardından verilmiş ve şirket ile kişilere içerden bilgi almanın kabul edilemez olduğu mesajı açık bir şekilde iletilmiştir'' dediği kaydedildi.
Genel Enerji Üst Yöneticisi (CEO) Mehmet Sepil, Londra borsasında işlem gören Heritage Oil Plc. (Heritage) hisseleri ile ilgili alım satım işlemlerinin ilgili ülkedeki hukuki kısıtlamalardan haberdar olunmadan yapıldığını belirtti."
Daha önce Asil Nadir in de servetinin elinden alınmasına neden olan 1991 deki Polly Peck soruşturmasına ne kadar da benziyor ...
Benzer tarihlerde PAKİSTAN KARACİ de kurulan BCCI bankası da AFGANİSTANDAN UYUŞTURUCU KARŞILIĞI SİLAH TİCARETİN den fena halde büyüyüp dünyanın ilk sıralarına tırmanmış ama konjoktör eğişip Ruslar Afganistan dan çıkıp yeni durum oluşunca işler değimiş ve aynı şekilde ayıklanmıştı...Bu gün kü Taliban- El Kaide - durumlarını hatta Lübnan daki yönetici elit Hahiri ailesini (TÜRKTELEKOM u alan ogertelekomun sahibi ), Katar, BAE , Kuweyt ve Suudi Arabistan yönetici elitleri ile ilişkisini ve bunlarla Türkiye deki iktidar partisi ve bazı cemaatlerin nasıl bir ilişki içinde olduklarını araştırmak bizi birazaydınlatabilir...Konu ile ilgili http://www.youtube.com/watch?v=hlhttYTOICY , adresindeki kısa film izlenebilir http://www.thirdworldtraveler.com/Bush_Gang/Bushes_bin_Laden.html kısa yazı okunabilir..http://www.haber10.com/makale/9573/ türkçe bu haberde fikir verebilir.
MALESEF DÜNYADA İŞLER BÖYLE DÖNÜYOR .
SHOW TV , SKY TV , AKŞAM GAZETESİ v.s. kanalları ve gazeteleri ile medyada yer alan Cukurova grubunun yayın politikasınaki gel gitler dikkatimiz çekmişti.Pek çok örnek bulunabilecek "EDİTORYAL TERCİHLER" de ki farklılaşmaların izahının KUZEY IRAK petrollerini işleyen Genel Enerjinin akıbeti ile ilgisine bakmakta fayda var...
Kaldı ki GenelEnerjinin Kuze Irak taki operasyonlarının ortağı firmanın dünyanın en sorunlu çoğrafyalarınında ki faaliyetleri ile göze batıyor...İlgilenip incelemk isteyenlere ...http://www.heritageoilplc.com/
16 Şubat 2010 Salı
Komünist Dimitrov'dan Faşizme Dair...
(…) Faşizm, kapitalist burjuvazinin sınıf egemenliğinin bir sistemi ve onun emperyalizm ve sosyal devrimler çağındaki diktatörlüğüdür. (…) Faktörlerin proletarya, köylü kitleleri, ezilen milliyetler ve sömürge halkları üzerindeki güçlü devrimci etkileri karşısında, burjuvazi artık daha uzun bir zaman parlamenter demokrasinin eski biçim ve yöntemleriyle halk kitlelerini kendi sınıf egemenliği altında tutamamakta ve kapitalizmi sağlamlaştırma ve rasyonelleştirme görevlerinin üstesinden gelememektedir. Bu açıdan, burjuvazi için çıkış yolu kitlelerin faşizm tarafından boyunduruk altına alınmasıdır. Faşizm, burjuvazinin sınıf egemenliğinin son aşamasıdır. Bütün burjuva ülkeleri, birbiri ardına, er geç darbe veya “barışçı” yollarla faşizme geçmektedir. (…) Faşizm tehlikesi, sürekli ve büyüyen bir tehlikedir (s. 23).
Burjuvazi, ancak faşist diktatörlüğün yardımıyla hakimiyetini geçici olarak sürdürmeyi, kitlelerin direncini kırmayı ve kitlelerin zararına kapitalist istikrar ve rasyonelliği azami ölçüde sağlamayı ümit edebilir.
Saldırıya geçen faşizm için sendikaların ele geçirilmesi, sendikal sınıf hareketinin yok edilmesi, hayati bir meseledir.
Faşizmin esas çabaları, ulaştırma işçilerinin, maden işçilerinin, diğer en önemli sanayi kollarında çalışan işçilerin hareketini, ve doğrudan devlet aygıtına hizmet eden memurların hareketini ele geçirmeye yöneliktir.
İdeolojik açıdan faşizm, esas olarak milliyetçilik ve şovenizm fikirlerine sarılmaktadır. Bunun için, yerli işçileri, diğer ülkelerden gelen işçilere karşı çıkarmaya, özellikle işsizleri aldatmaya ve kitlelerin dikkatini iç siyasi meselelerden dış siyasi meselelere çekmeye çalışmaktadır.
Faşizmin sendika hareketine karşı politikası şu sloganla ifade edilebilir: “Böl ve Yönet!”. Faşizm, proletaryayı çeşitli kategorilere bölmeye, hepsini birbirine, işsizi çalışana, yerli işçiyi yabancı işçiye düşürmeye ve sendikal sınıf hareketinin yıkıntıları üzerinde faşist örgütlerini kurmak için, bu bölünmüşlüğü sendikalara yaymaya çalışır (s. 25-29).
(…) İktidardaki faşizm, finans kapitalin en gerici, en şoven ve en emperyalist unsurlarının açık terörcü diktatörlüğüdür.
Faşizmin en gerici türü, Alman tipi faşizmdir. (…) Sosyalizm ile hiçbir ortak yanı olmadığı halde, kendisine nasyonal-sosyalist adını verecek kadar yüzsüzdür. (…) O, siyasi haydutluğun yönetim sistemidir. (…) Uluslararası, karşı devrimin hücum kıtası, emperyalist savaşın baş kışkırtıcısı (…) Faşizm, finans kapitalin iktidarının ta kendisidir.
Faşizmin gelişmesi ve faşist diktatörlük, ülkelerin tarihi, sosyal ve ekonomik şartlarına, milli özelliklerine ve uluslar arası durumlarına göre, çeşitli ülkelerde çeşitli biçimlere bürünür. Bazı ülkelerde, öncelikle faşizmin geniş bir kitle temeline sahip olmadığı ve faşist burjuva kamp içindeki çeşitli gruplar arasındaki mücadelenin nispeten daha keskin olduğu ülkelerde, faşizm parlamentoyu hemen feshetme kararı almaz, diğer burjuva partilere ve bu arada sosyal-demokrasiye de belirli bir meşruluk tanır. İktidardaki burjuvazinin devrimin yakın bir zamanda patlamasından korktuğu diğer ülkelerde faşizm, ya bir darbe yaparak veya bütün rakip partilere ve gruplara uyguladığı terör ve kanlı baskısını gittikçe artırarak, sınırsız tekelci hakimiyetini kurar. (…) Faşizmin iktidara gelmesi, (…) burjuva demokrasisinin, başka bir devlet biçimi ile, yani burjuvazinin açık terörcü diktatörlüğü ile değiştirilmesidir.
Faşizmin kitleler üzerindeki etkisinin kaynağı nerededir? Faşizm, en acil ihtiyaçlarını ve taleplerini demagoji yoluyla istismar ettiği için kitleleri kazanmayı başarmaktadır. Faşizm, kitleler içinde derin kökleri olan önyargıları körüklemekle kalmamakta, aynı zamanda kitlelerin en iyi duygularını, adalet duygularını ve hatta bunların yanı sıra devrimci geleneklerini istismar etmektedir.
Faşizm, emperyalistlerin aşırı çıkarlarını temsil eder, ancak kitlelerin karşısına hor görülen bir milletin savunucusu maskesiyle çıkar, (…) yaralanmış milli duyguları kullanır.
Faşizm, kitlelerin en azgın bir şekilde sömürülmesi hedefini güder, ama ustaca bir kapitalizm karşıtı demagojiyle kitlelere yaklaşır. Emekçilerin soyguncu burjuvaziyle, bankalara, tröstlere ve para babalarına karşı duyduğu derin nefretten faydalanır ve uygun anlarda siyasi bakımdan olgunlaşmamış kitleler için en çekici sloganlar atar.
Faşizm, halkı en rüşvetçi ve en satılık unsurların merhametine terk eder. Ancak halkın karşısına “dürüst ve satın alınmaz bir hükümet” talebiyle çıkar.
Faşizm burjuvazinin en gerici çevrelerinin çıkarları doğrultusunda, hayal kırıklığına uğrayan, eski burjuva partilere sırt çeviren kitleleri kendi ağına düşürür. (…) Kötülüğü ve ikiyüzlülüğüyle burjuva gericiliğinin, bütün diğer türlerini gölgede bırakan faşizm, demagojisini her ülkenin milli özelliklerine hatta aynı ülkedeki çeşitli toplumsal tabakaların özelliklerine uydurur.
Faşizm, proletaryanın devrimci hareketine, kaynayan halk kitlelerine saldıran bir parti olarak iktidara gelir. Ama iktidara gelişini, “bütün milletin” adına ve milletin “kurtuluşu” için burjuvaziye karşı “devrimci” bir hareket olarak gösterir.
(…) Faşizm hangi maskeye bürünürse bürünsün, hangi biçimde ortaya çıkarsa çıksın, iktidara hangi yoldan gelirse gelsin: Sermayenin emekçi kitlelerine en gaddarca saldırısıdır. En sınırsız şovenizm ve yağma savaşıdır. Kudurmuş bir gericilik ve karşıdevrimdir. İşçi sınıfının ve bütün emekçilerin en azgın düşmanıdır!
Faşizm, işçilere “adil bir ücret” vaat etti ancak gerçekte onlara daha düşük, yoksul bir hayat düzeyi getirdi. Faşizm, işsizlere iş vaat etti ancak gerçekte onlara daha da büyük açlık sıkıntısı, kölece çalışma, zorunlu çalışma getirdi. Faşizm, gerçekte işçilere ve işsizleri kapitalist toplumun bütün haklardan yoksun paryaları haline dönüştürür. Onların sendikalarını ortadan kaldırır. Grev hakkını gasp eder ve işçi basınını yasaklar. (…) Sosyal sigorta fonlarını yağmalar. İşletmeleri ve fabrikaları, kapitalistlerin sınırsız keyfi hakimiyetinin hüküm sürdüğü kışlalar haline getirir. (…) Emekçi gençliğe, parlak bir geleceğe uzanan geniş bir yol açacağını vaat etti. Gerçekte gençliği kitle halinde fabrikalardan çıkardı. (…) Banka sermayesinin vurgunculuğuna son vereceğini vaat etti. Gerçekte ise, onları yarınları için daha bir ümitsizliğe ve güvensizliğe yöneltti. Faşizm, onları en sadık taraftarlarından kurulu yeni bir bürokrasinin boyunduruğuna soktu. Faşizm, tröstlerin dayanılmaz diktatörlüğünü kurmakta, rüşveti ve çöküşü şimdiye kadar görülmemiş ölçüde yaymaktadır (s. 58-63).
Faşizm, gençliğin militan, açık ve kesin eğilimini kavradı ve geniş bir kesimini kendi savaş müfrezelerine çekti (s. 72).
Faşizm kendisini, fabrikatör ve işçinin, milyoner ve işsizin, toprak aristokratı ve küçük köylünün, büyük kapitalist ve zanaatkarların, halkın bütün sınıf ve tabakalarının tek temsilcisi ilan etmiştir. Bütün bu tabakaların çıkarlarını, milletin çıkarlarını savunuyormuş gibi görünmektedir. Ama faşizm büyük burjuvazinin diktatörlüğü olduğundan ve daha da önemlisi, mali kodamanlar takımı ile halkın ezilen çoğunluğu arasındaki sınıf çelişmeleri faşist diktatörlük altında en açık biçimde ortaya çıktığından faşizm, sosyal kitle temeliyle kaçınılmaz olarak çatışmak zorundadır (s. 96).
Faşistler, geçmişte yüce ve yiğit olan her şeyin mirasçısı ve takipçisi kisvesine bürünmek için, halkların bütün tarihinin altından girip üstünden çıkmakta ve halkın milli duygularını inciten ve alçaltan her şeyi, faşizmin düşmanlarına karşı bir silah olarak kullanmaktadır (s. 121).
Bilindiği gibi emperyalist savaşların temel nedeni, kapitalizmin kendi içinde, onun ilhak çabalarında yatmaktadır. Ancak bugünkü somut uluslar arası durumda faşizm, emperyalizmin en saldırgan ve en ateşli savaş taraftarı güçlerinin bu zırhlı yumruğu, yaklaşan savaşın kundakçısıdır. (…) Kendi ülkesindeki halk kitlelerine karşı sürdürdüğü savaşla iktidara gelmeyi başaran faşizm, bütün dünya ülkeleri için doğrudan doğruya savaş tehlikesi haline gelmektedir (s. 181).
(…) Faşistler, denenmiş provokasyon yöntemleriyle hareket ediyor. Almanya’da Reichstag’ı (İmparatorluk Sarayı) ateşe verdiler ve bunu komünistlerin yaptığını haykırdılar (s. 200).
Faşizm, o ülke halkının irade ve çıkarlarına karşı olmasına rağmen iktidara geldikten sonra içte büyüyen zorluklardan çıkış yolunu, başka ülkelere ve halklara karşı saldırıda, bir dünya savaşı çıkartarak dünyanın yeniden paylaşımında aramaktadır. Barışın sürmesi, faşizmin mutlaka mahvolması demektir (s. 209).
Kaynak:
Dimitrov, G. Savaşa ve Faşizme Karşı Birleşik Cephe, Kaynak Yayınları, İstanbul, 1995.









