12 Mayıs 2008 Pazartesi

türkiyenin enerji kaynakları ve atlas jet uçağı sabotajı

Kaan Turhan



Türkiye’nin kalkınması, yer altı ve yer üstü kaynaklarını kullanmasının engellenmesinin gündeme getirilmesi açısından önemli yer tutuyor. Sürekli gizli gündemi meşgul eden ve kabul edilebilir ölçülerde dahi gelişme kaydedilemeyen Güneydoğu Anadolu Projesi, Bor, Toryum, Neptunyum madenlerinin varlığı Türkiye’yi daha da güçlü kılarken; bu güç, kaynaklarımıza göz diken emperyalist ülkelerin karşı projeleriyle tükeniyor.

Yitirdiğimiz bu güce ilişkin ve Isparta’da meydana gelen uçak kazasında yitirdiğimiz değerler üzerine yine “gerçeklerle” ilgili bazı saptamalar yapmak gerekiyor.
Isparta’da düşen Atlasjet uçağının yolcuları arasında, Türkiye'nin ilk kadın nükleer fizikçisi Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Engin Arık, Araştırma Görevlisi Özgen Berkol Doğan, Yüksek Lisans Öğrencisi Engin Abat ile Doğuş Üniversitesinden Prof. Dr. Şenel Fatma Boydağ, Doç. Dr. İskender Hikmet ve Araştırma Görevlisi Mustafa Fidan da bulunuyordu.

Avrupa ülkelerinin ortak girişimleri ile kurulan bir nükleer araştırma merkezi olan CERN'de yürütülen 'Atlas' deneyine Ankara ve Boğaziçi üniversiteleri gözlemci statüde katılıyor.

Boğaziçi Üniversitesi grubunun başında ise Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi'nde düzenlenen çalıştaya katılmak üzere Isparta'ya giderken uçağın düşmesi sonucu hayatını kaybeden yolculardan Prof. Dr. Engin Arık bulunuyordu.

Arık başkanlığındaki grup, aynı zamanda 'karanlık madde' arayan 'CAST deneyi'nde de çalışıyorlardı.
Bu değerli bilim insanlarımızı yitirdiğimiz uçak kazasının ardından, “sabotaj” olduğu gerçeğine yönelik bir makale kaleme alan Kemal Sallı şunları dile getirmişti:

"Türkiye nükleer hafızasını kaybetti" diyebileceğimiz bir hüzün savrulması yaşamaktayız..

Prof. Dr. Engin Arık başkanlığındaki çok kıymetli bir nükleer fizik 'ordusu' kaybettik.

Hüznümüzü bastıracak bir teselli bulabilmek mümkün değil.. Pilot'un 5 dakika kazanmak amacıyla rotayı değiştirdiği iddiasına inanmak için çok, ama çok saf olmak gerekir.

Gece görüş sistematiği olmayan, haklarında "Uçamaz" raporu bulunan uçaklarla Türkiye'nin en kıymetli bilim ekibini uçurmak hangi akla hizmettir?

Böyle bir hatanın yaşanabilmesi için, Türkiye Cumhuriyeti'nin devlet olma vasfını önemli ölçüde yitirmiş olması gerekmez mi?

"Akıllı köylü yumurtalarının hepsini aynı sepete koymaz" özdeyişi, bizim nesillerden nesillere aktara geldiğimiz bir öğüt değil midir? Bu ülke, böylesine bir gaflet ve dalalet girdabına kapılacak kadar sahipsiz mi kaldı?

Prof. Dr. Engin Arık, İsviçre'nin Cern kentindeki dünyanın en büyük fizik laboratuarında, evrenin sırrını çözecek "Atlas Deneyi"ne çağrılmış iki Türk bilim insanından biriydi.

CERN'deki muazzam laboratuarda, evreni oluşturan büyük patlamanın (Big Bang) küçük bir modelini oluşturan deneye gözlemci olarak katılmıştı. Prof. Arık, daha önce, evrenin oluşumu ile ilgili "karanlık madde"yi arayan "CAST DENEYİ"ne de katılmıştı.

Prof. Dr. Arık, bu önemli deneylere, geleceğin enerji kaynağı olarak kabul edilen toryum konusundaki bilgilerinden ve araştırmalarından dolayı çağrılmıştı.

Prof. Arık, insanlığa, bilime bir şeyler kazandırmak adına canını tehlikeye atan çalışmalar yaparken, ekipler oluştururken dilinde hep "Türkiye'm" türküsü vardı. Kadın ruhunun duyarlılığı ile, enerji konusunda dışa bağımlı olan, nükleer teknolojinin 'ürünlerini' başucuna koyamayan bir Türkiye'nin bu coğrafya'da rahat bırakılmayacağını biliyordu, görüyordu..

Prof. Dr. Engin Arık, askeri, sanayi, tıp, elektronik ve enerji üretimi gibi alanlarda devrim yaratacak bir ekibin başındaydı. Ekip, Türkiye'nin en iyi yetişmiş nükleer fizikçilerinden oluşuyordu. Kalpleri bu ülkenin mutluluğu için çarpıyordu. Toryuma bağlı olarak geliştirdikleri projenin başarıya ulaşacağını ve pek çok konuda Türkiye'yi söz sahibi yapacağını biliyorlardı, inanıyorlardı.

Ekonomik yönden daha baş edilemez zorluklara sokulmadan, eli kolu bağlanmadan, madenlerine, yer altı ve yer üstü zenginliklerine el konulmadan, Türkiye'nin toryum gibi dünyanın en zengin rezervlerine sahip olduğu bir enerji kaynağını harekete geçirmesi, küresel enerji savaşlarına bambaşka bir boyut getirebilirdi.

Sözün özü: şu aşamada, Türkiye'nin bora ya da toryuma dayalı bir enerji üretim teknolojisi geliştirmesi asla istenmiyor.

Petrol ve doğalgaz rezervleri mümkün olan en iyi fiyatlarla pazarlanırken, bunlara alternatif enerji kaynaklarının ortaya çıkması dengeleri biranda altüst edebileceğinden, gelişmeler çok yakından izleniyor ve 'gereken önlemler' alınıyor!

Prof. Dr. Engin Arık ve ekibinin projesi, acımasız bir sabotajla engellendi. Anımsatmak isteriz:

"Hindistan karşısında varlığımızı koruyabilmemiz için nükleer silah üretmek zorundayız"

diye inat eden Pakistan Devlet Başkanı Ziya ül Hak'ın uçağı da, 42 Amerikalıyla birlikte uçarken patlayıvermişti...

Benzer bir uçak kazası (!) Prof. Dr. Arık ve ekibini elimizden alıverdi.

İnsanın isyan edesi, "Bu ülke bu kadar sahipsiz mi kaldı?" diye haykırası geliyor. Böylesine seçkin, böylesine zor yetişen, ülkenin kaderini değiştirebilecek bir ekibi aynı 'kiralık uçağa' bindirmek ne gaflettir, ne de dalalet; düpedüz hıyanettir, hiyanet!..

Uçak Priştine'den geliyor. Geldikten sonra, kokpitte uçağın arızalı olduğu konusunda yaşanan münakaşa, bugün hayatta olmayan bir yolcu tarafından not ediliyor.

Bu notlar, kazayı inceleyen teknik ekibin elinde..

Doğru mu bütün bunlar? Doğruysa, böyle bir tedbirsizliğin akla yatkın bir açıklaması olabilir mi?

Bu avlanmaya hala 'kaza' diyebilenler olursa, önce şu sorulara yanıt vermelidirler:

Cenevre'de yapılan ve evrenin sırrını çözmeye yönelik deneylerde gözlenen 'karanlık madde', geleceğin enerjisi olarak görülen toryumla ilişkili değil miydi?

Kazada yitirdiğimiz ekip, Türkiye'de ilk kez kurulacak "Türk Hızlandırıcıları Merkezinin Teknik Tasarımı ve Test Laboratuarı Projesi"ni gerçekleştirmek için kurulmamış mıydı?

Prof. Engin Arık'ın yaptığı en önemli araştırmalarından biri de, nükleer enerji santrallerinde, uranyum yerine toryumun kullanılması değil miydi?

Prof. Arık, 21. yüzyılda en stratejik maddenin toryum olacağını söylemiş miydi?

"Japonya, toryumu yokken, toryumla çalışacak santraller kurmaya çalışırken, Türkiye'de bu konudaki çalışmalar engelleniyor.

Eğer toryum kullanıma sokulursa, Türkiye'nin elektrik üretiminde petrol ve doğalgaza ihtiyacı kalmayacaktır. Isınma için de topraklarımızın altındaki 900 bin tonluk toryumu kullanabiliriz.

Bugün, dünyada savaşlara neden olan petrolün 1 milyon varilinden elde edilen enerji, yalnızca 1 ton toryumdan elde edilebilir"

dememiş miydi? Toryum rezervleri konusunda en zengin ikinci ülke Türkiye değil mi? Manisa'nın Soma ilçesinde bol bol çıkarılmıyor mu?”
30 Kasım 2007, Atlas jet Hava Yolları’nın İstanbul-Isparta seferini yapan ve içinde 50 yolcu ile 7 mürettebatın bulunduğu MD83 tipi yolcu uçağı Isparta Hava alanına inişe geçmek üzere alçalmaya başlamışken, saat 01.45’te radardan kayboldu.

Sonrasında Isparta'nın Keçiborlu ilçesine bağlı Çukurca bölgesi yakınlarında düştüğü saptandı.

Kazada kurtulan olmadı.

Uçağın kule ile yaptığı son konuşmalara ve acil durum sinyali göndermediğinin belli olmasına bağlı olarak, uçakta her şeyin normal devam ettiği ve yolcuların iniş için bekleme durumuna geçtiği açıktır.

Öyleyse ne oldu da bu uçak aslında hiç olmaması gereken bir yere düştü?

Kazanın hemen ardından uçağın enkazı üzerinde helikopterle uçan Isparta Valisi Şemsettin Uzun’un yaptığı açıklamada oldukça anlamlıydı.

Vali Uzun:

"O bölge, uçağın geçiş noktası değil, uçak oraya nasıl indi, anlamak mümkün değil”

diyordu.

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü’nden Doç. Dr. Yaşar Onay, 9 Aralık 2007’deki makalesinde konuya ilişkin yazısında, “elektronik harp”ten söz etmekteydi:

“bugün “elektronik harp sistemleri”, ülkelerin silahlı kuvvetleri tarafından; pasif veya aktif, koruyucu veya elektronik saldırı amaçları ile kullanılabilen; kara, hava ve deniz platformlarındaki saldırı ve savunma silah sistemlerinin etkinliğini artıran en önemli sistemler olarak görülür.

ABD’nin Körfez Savaşı sırasında, Irak'ın silah sistemlerini elektronik olarak dinleyerek, elde ettikleri istihbarata göre kendi sistemlerinde gerekli program değişikliklerine gittiği ve böylelikle Irak'ın silah sistemlerini elektronik harp sistemleri ile (elektronik karıştırma uygulayarak) bastırdığı bilinmektedir.

Bunun sonucunda muazzam bir silah gücüne sahip Irak, bu sistemlerini kullanamamış, ABD sıcak savaş esnasında birbirleriyle görüşüp, emir ve raporlarını gönderirlerken, Irak kendi kuvvetleri üzerinde komuta kontrolü kaybetmiş ve yenilmiştir.

Irak silah sistemleri hakkında elektronik istihbarat yapmak ve bu istihbarata dayanarak ABD sistemlerinde gerekli program düzeltmelerini gerçekleştirmek amacıyla ABD'den 4.000'den fazla şirket mühendisi Körfez bölgesine giderek destek verdiği bilinmektedir.

Unutulmamalıdır ki, 19.–21. yüzyıl arası uluslararası sistemi derinden etkileyen her savaşın ve her cinayetin arkasında enerji kaynakları ve onların denetimi arzusu ve gücü yatmaktadır. Yüzyılımızın ve sonrasının en önemli enerji kaynağının da Toryum olacağı konusunda bilim adamlarının hemen hepsinin hemfikir olduğu değerlendirildiğinde bazı gelişmeleri önceden tahmin etmek mümkündür.”

Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’na göre, Toryum: yüksek sıcaklıklarda magnezyumun direncini artırmak amacıyla alaşımlarda, elektronik cihazlarda ve aydınlatmada tungsten filamanların kaplanmasında, yüksek ısıya dayanıklı potaların yapımında, yüksek kaliteli kamera merceklerinde, nükleer teknolojide kullanılmaktadır.

1959 yılı sonlarına doğru MTA tarafından havadan prospeksiyonla bulunan radyoaktif anomali üzerinde uranyum ve toryum için etütler yapılmış ve Sivrihisar ilçesinin kuzey batısında Kızılcaören, Karkın ve Okçu Köyleri arasında 15 km2'lik bir sahanın toryumun yanı sıra Nadir Toprak Elementleri (NTE) de içerdiği saptanmıştır.

MTA tarafından yapılan çalışmalar sonunda 1977 yılında,

"Eskişehir-Sivrihisar-Kızılcaören Köyü Yakın Güneyi Bastnazit-Barit-Florit Kompleks Cevher Yatağı"

Nihai Etüt Raporu hazırlanmıştır.

Bu rapor sonuçlarına göre bölgedeki cevherin ortalama tenörü %0,2 ThO2 olup, toplam rezerv yaklaşık 380.000 ton civarındadır.
Eskişehir Osmangazi Üniversitesi (OGÜ) Teknoloji Araştırma Merkezi'nin (TEKAM) toryum madeni üzerine yaptığı araştırma tamamlandı.

Araştırmayla ilgili bilgi veren TEKAM Müdürü Prof. Dr. Muammer Kaya, Türkiye'deki toryum rezervinin, ülkenin 230 milyar dolar olan borçlarını 500 kere ödeyebilecek zenginlikte olduğunu, sonsuz enerji kaynağı olan toryumun Türkiye'ye bir servet kazandırabilecek ve Türkiye'nin 230 milyar doları bulan borçları toryum sayesinde 500 kere ödenebileceğini söylemektedir.
Türkiye’de Maden Rezervleri şekil 1’de gördüğümüz gibiyken,

“1985’ten günümüze IMF, Dünya Bankası, AB, sömürgeci madencilik şirketleri ve onların yerli ortaklarının birlikte yürüttüğü baskılar sonucunda yenilenen ve daha sonra değiştirilen maden yasasıyla Türkiye sömürgeci madencilik şirketleri açısından tam anlamıyla bir ‘çöpsüz üzüm bağı’ haline getirilmiştir.

Bu süreçte ulusal kalkınma planları ve bunlara ilişkin ihtisas komisyonlarında bu şirketlerin yer alması sağlanmış ayrıca yabancı madencilik şirketleriyle çıkar birliği yapan yerli dernek, vakıf ve şahıslarla birlikte kalkınma planları ve hedefler, sömürgeci madencilik şirketleri çıkarları doğrultusunda yapılarak belirlenmiştir.

Dolayısıyla mevzuata sömürgeci madencilik şirketlerinin sömürü mekanizmaları üzerinde hiçbir denetim öngörülmemiştir.

Oysa sömürgeci madencilik şirketleri şu önemli sömürü mekanizmalarını girdikleri her ülkede uygularlar. Bu sömürü mekanizmalarından ilki metalik madenlerde cevherin metal içeriği üzerinde yapılan görünürde küçük ancak parasal olarak inanılmaz boyutlara varabilen oynamalar üzerinden yapılanıdır…

Ülkemizde faaliyet gösteren madencilik şirketleri ağırlıklı olarak Kanada/Toronto borsasında işlem görmektedir.

Bu şirketlerin hisse senetleri, Türkiye topraklarının azımsanmayacak bir yüzdesi üzerinde maden hakkı sahibi olması ve bu hakların Orta Karadeniz’den, Doğu Karadeniz’e, Güneydoğu’dan Doğu Anadolu’ya uzanan coğrafyada yoğunlaşması Ermeni ve Rum diasporasının ilgisini çekmektedir.

Nitekim, Türkiye Cumhuriyeti’nin tanımadığı Kıbrıs merkezli bazı şirketlerin Doğu Karadeniz’de sahip olduğu maden haklarının yüzölçümünün yüzlerce km2 civarında olması ve maden haklarını aldığı toprakların mülkiyetini üzerinde toplamaya başlaması, üzerinde önemle düşünülmesi gereken konudur.

Diğer yandan bu ilgi sadece diasporayla sınırlı değildir. Irak’ın kuzeyinde oluşturulan off-shore bölgesinde PKK/Kadek, IKYB, KDP kontrolündeki uyuşturucu, insan ticareti ve sair ticaret ve yolsuzluklarla yaratılan ve önemli bir kısmı Kanada’da toplanan fonların da bu şirketlere, ülkemizin üniter yapısı aleyhine ilgisini ilave etmek yerinde olacaktır.
Şekil 1. TÜRKİYE MADEN REZERVLERİ (TAEK 2008 Verileri)
CİNSİ REZERV (Gör+Muh)(Ton) AÇIKLAMALAR

ALTIN 338 Metal Au

ALÜNİT 4.000.000 % 7,54 K2O

ANTİMUAN 106.306 Metal Sb

ASBEST 29.646.379 Değişik Lif Boylarında, Lif Yüzdesi %4' ün Üzerinde

ASFALTİT 82.000.000 AID: 2876-5536 Kcal/kg

BAKIR 1.697.204 Metal Cu

BARİT 35.001.304 %71-99 BaSO4

BENTONİT 250.543.000 Sondaj+Döküm+Ağartma

BİTÜMLÜ ŞİST 1.641.381.000 Orj.AID 541-1390 Kcal/kg

BOKSİT 87.375.000 % 55 Al2O3 (25.667.000 Metal Al)

BOR 1.805.709.953 % 24,4-35 B2O3

CİVA 3.820 Metal Hg

ÇİNKO 2.294.479 Metal Zn

DEMİR 132.100.000 % 55 Fe (82 458 750 Ton Metal Fe)

DİATOMİT 44.224.029 İyi Kalite

DİSTEN 3.840.000 % 21-52 Al2O3

DOLOMİT 15.887.160.000 % 15 MgO ve Üzeri

FELSPAT 239.305.500 Albit ve Ortoklaz

FOSFAT 70.500.000 % 19 P2O5

FLUORİT 2.538.000 % 40-80 CaF2

GRAFİT 90.000 2-17 C

GÜMÜŞ 6.062 Metal Ag

KAOLEN 89.063.770 % 15-37 Al2O3

KAYA TUZU 5.733.708.017 % 88,5 Üzeri NaCl İçerikli (200.000.000 Tonu Göl Rezervi)

KİL (Ser+Ref) 354.362.650 Seramik+Refrakter Kili

KROM 25.931.373 % 20 Üzeri Cr2O3

KURŞUN 860.387 Metal Pb

KUVARS KUMU 1.307.414.250 % 90 Üzeri SiO2

KUVARSİT 2.270.287.821 % 90 Üzeri SiO2

KÜKÜRT 626.000 % 32 S

LİNYİT 8.300.000.000 AID: 868-5000 kcal/kg

LÜLETAŞI (Sandık)1.483.000 İyi, Orta Kalite

MANGANEZ 4.560.000 % 34,54 Mn (Metal Mn içeriği 1.576.000)

MANYEZİT 111.368.020 % 41-48 MgO

MERMER 5.161 Milyon m3 (13.933 Mil.Ton) Toplam Potansiyel Rezerv

PERLİT 5.690.027.600 Değişik Genleşme Oranlarında

POMZA (m3) 1.479.556.876 İyi Kalite

PROFİLLİT 6.644.000 Seramik+Refrakter+Çimento

SEPİYOLİT 13.546.450 % 50 Üzeri Sepiyolit İçerikli

SODYUM SÜLFAT 16.536.000 % 81 NaSO4 (13.040.000 Tonu Göl Rezervi )

STRONSİYUM 665.082 % 72 Üzeri SrSO4

TALK 482.736 İyi Kalite

TAŞKÖMÜRÜ 1.126.548.000 İyi Kalite

TORYUM 380.000 ThO2

TRONA 233.317.680 % 56 Üzeri Trona

URANYUM 9.137 U3O8

VOLFRAM 36.719 Metal W

ZEOLİT 345.148.875 Klinopitilolit+Höylandit (Gör+Muh)

ZIMPARA 3.725.082 İyi Kalite

Bilinen son değerlere göre dünyanın kullanılabilir 41 yıllık petrol, 62 yıllık doğalgaz, 230 yıllık kömür rezervi kalmıştır.

Birincil enerji kaynağı olarak geçen bu yakıtlar ülkemizin enerji ihtiyacının yarısından fazlasını karşılamaktadırlar.

Ülkemizde var olan enerji talebinde, üretiminde ve dış alımında artışlar gözlenirken, enerji talebinin yerli üretimle karşılanmasında azalış gözlenmektedir.

Yerli üretimle karşılanan enerji ihtiyacı 1990 da %47.7 iken 2000 yılında %33 olmuş ve 2023 de %23.6 ya düşmesi belenmektedir.

Bu ne sürdürülebilir kalkınma ne de sürdürülebilir enerji politikasıdır.

Enerji üretiminin üç katı oranında enerji tüketen yani enerji ihtiyacının ¾ ünü ithal alan ülkemizde; toplam enerji tüketimine çok yakın miktarda, ekonomik olarak kullanılabilir ve yenilenebilir enerji kaynakları potansiyeli vardır.

Değil sadece Türkiye’de bor füzyon, borlu aküler ve NaBH4 ile enerji üretmeye çalışmak, mevcut olan güneş, rüzgar, jeotermal, hidrolik, biyokütle ve dalga enerjisinden faydalanıldığı zaman bile Türkiye enerji ihtiyacını dışa bağımsız bir şekilde karşılayabilmektedir.

Güneş Enerjisinden güneş termik santralleri ve güneş pilleri ile doğrudan elektrik elde edilmektedir.

Anadolu güneş enerjisi için önemli bir potansiyele sahiptir. Ülkemiz üzerine yılda 80 Mtep güneş enerjisi düşmektedir.

Dünya da, gittikçe yaygınlaşan güneş evi ve sera uygulamalarından da yararlanılmaktadır.

Rüzgar Enerjisi bakımından Türkiye rüzgar gücü yüksek olan ülkeler arasında ilk %30 içindedir.

En uygun bölgeler Marmara, Ege ve Akdeniz kıyılarıdır. Bugün Türkiye’de bilinen 3 büyük rüzgar santrali bulunmaktadır.

Bu santraller Çeşme Germiyan’da Delta Plastik, Çeşme Alaçatı’da ARES ve 17 adet türbinle Bozcaada ve Çanakkale’ye elektrik sağlayan kurulu en büyük tesis Bozcaada’daki BORES’tir.

30 tanede kurulmayı beklemekte olan aday projeler vardır.

Türkiye’deki mevcut ekonomik Hidrolik Enerji potansiyeli 125 milyar kWh/yıl ile Avrupa’da 2.sıradadır ve ne yazık ki bu potansiyelin %30 u değerlendirilebilmektedir.

Toplam 129 adet hidroelektrik santral bulunmaktadır.

Termik ve doğalgaz santralleriyle karşılaştırıldığında hidroelektrik santrallerinin avantajları görülmektedir.

Jeotermal Enerji bakımından ülkemiz 4500 MW ile dünyada 7.sıradadır.

170 jeotermal alan bulunmasına rağmen 105 kuyu açılmıştır.

Denizli_Kızıldere ve Aydın_Germencik’te jeotermal santraller bulunmaktadır.

3 yanı denizlerle kaplı olan ülkemizde Dalga Enerjisi kullanılmamaktadır.

Kıyılarımızın kullanıma uygun olan kısımlarında 18.5 TWh/yıl düzeyinde enerji bulunduğu hesaplanmıştır.

İngiltere, Norveç, İrlanda ve Portekiz’de dalga enerjisiyle ilgili pilot çalışmalar yapılmaktadır.

Biyokütle bakımından da ülkemizde odun, yağlı tohum bitkileri, elyaf bitkileri, bitkisel, hayvansal ve şehirsel atılar fazlasıyla mevcuttur.

Bu potansiyel enerji ihtiyacımızın %13 üne karşılık gelmektedir.

Son olarak ta hidrojenin yakıt olarak kullanılmasına baktığımızda karşımıza yakıt pilleri çıkmaktadır.

Hidrojen doğrudan yakıt olarak kullanılabildiği gibi yakıt pillerinde de elektriğe çevrilerek kullanılabilmektedir.

Bor varlığımız bunun için sadece yeterli değil, fazla biledir. Bahsettiğimiz bu yeni, yenilenebilir, temiz ve yerli enerji kaynaklarının kullanımı için ülkemizde yeterli potansiyel, bilgi birikimi ve iş gücü mevcuttur. Gereken sadece destek ve alt yapıların oluşturulmasıdır.

Burada da görev devlete düşmektedir.

Türkiye kendi borundan bor aküleri, bor fisyon reaktörleri ve NaBH4 den elde edilen hidrojeni yakıt pillerinde kullanabilecek ve Millenium Cell’in mühendisleri gibi teknolojiler yaratabilecek kapasitededir.

Bugün Amerikan Hammer ciplerini Ankara’da beşte bir fiyatına yaratabilen Türk Mühendisleri elbette gerekli desteği aldıkları zaman NaBH4 den elde edilecek hidrojeni kullanarak çalışabilen arabalar da tasarlayabilecek ve yaratabileceklerdir.

150 yılı aşkın bir süredir ülkemizden borumuzu yangından mal kaçırır gibi kaçıran uluslar arası şirketlerin yapmaya çalıştıkları bizim kalkınma ve ileri teknolojiler üretmemizin karşılarında olduğunun göstergesidir.

1968 de İsmet İnönü’nün dediği gibi bugünde memleketimizde boraks cevheri üzerinde yabancı bir oyun planlanmaktadır.

Aynı zamanda görüldüğü gibi Türkiye enerji ihtiyacının büyük bir çoğunluğunu dışardan aldığı çevre düşmanı petrol, doğalgaz ve kömür ile karşılamaktadır.

Oysa ülkemizde yenilenebilir ve temiz enerji potansiyelleri mevcuttur. Asit yağmurlarına ve sera etkisine sebep olamayan yenilenebilir ve temiz enerji kaynaklarımız ve bor rezervimiz üzerinde ciddi ulusal politikalar geliştirmemiz gereklidir.

Uğur Mumcu’nun 7 Kasım 1981’de bor konusuyla ilgili Cumhuriyet’teki köşesinde yazdığı gibi Milliyetçilik budur efendiler, budur!


Ulusal Kanal, 30 Kasım 2007.

Kemal Sallı, Bu Ülke Bu kadar Sahipsiz mi?, Önce Vatan Gazetesi, Aralık 2007.

11.10.2002, Akşam Gazetesi.

Mustafa Çınkı, Yabancı Sermaye ve Yabancılaşan Doğal Kaynaklarımız, Jeopolitik, Mart – 2008.

Yıldırım Pehlivan, Bor, Toryum, Neptunyum Gerçeği Ve Türkiye’deki Enerji Sorununa Kısa Bir Bakış, Ayınlanma 1923, Yıl: 7, Sayı: 50, Ss. 43 – 48.

Hiç yorum yok: